Ekim 3, 2009




Kavak ağacını pek sevmezler çünkü dosdoğru olduğu için. Muhakkakki haklı yönleride vardır bu düşüncenin. Toprağın yapısını kökleri feci şekilde bozar. Yüzey sularını tüketir. Odunu ve kerestesi kalitesizdir. Akciğer hastalıkları sorunu olan hastalara tozlaşma dönemlerinde çok rahatsizlık verir. Yaprak dökümlerinde fazla çör çöp oluşur doğada. Bunca kötülükleride varken görüldüğü yerde kesilmesi caizdir.
Peki faydaları nelerdir. 8_10 senede hızlı bir orman bütünlüğü oluşturur. Yapraklı bir ağaç olması sebebi ile dökülen yaprakları toprağın humus değerini artırır. Yabani hayvanların, kuşların, börtü böceğin yaşaması ve barınması için doğal örtü sağlar. Tabi kavak ağacını sevmeyenler bu faydalarının çoğunu diğer ağaçlarda sağlıyor. Bu mereti dikmeye ne gerek var diyorlar. Bende diyorum ki akciğer hastalarını sadece kavak ağaçları rahatsız etmiyor diğer ağaçlarda onlara rahatsızlık veriyor. Artık şehirlerde bir peysaj bitkisi olarak kullanılmadığı için toprağın yapısınıda bozmasından söz edemeyiz.
Devlet bile kavağı orman ağacı olarak kabul etmiyor. Yanlız büyüme şekli ona çok benzeyen kızıl ağaç için en sert tedbirleri uyguluyor.
Yaşama çok iyi tutunan bir ağactır kavak. Yarı metrelik bir kavak dalını toprağa sokun, eğer nemli bir topraksa fidanın yeşerme olasılığı %100′dür. Bir sene içinde sizin boyunuzu kesin geçer. Hatta kesilmiş kütükleri bile topraktan alınmazsa orada yeşerir tekrar ağaç olur. Ticari olarak kesilmesine kesinlikle karşı değilim. Ama ağızlar bükülerek faydasız denilmesi beni bitiriyor. Kavak ağacının o düzgün yapısı, Yeşil yaprakları ve güzel görüntüsü bunları hak etmiyor. Ne imiş babam.
Gereksiz.
Zararı çok fazlaymış. Bencede faydası zararını kapatıyor. Onun rüzgarlı havada yapraklarının çıkardığı ses başka hiçbir ağaçta yok. Neymiş,
Faydasız.
Sırf kendi nefsiniz için bir otomobil alıyorsunuz. Her yıl kaskosunu bandrolünü, vergisini ödüyorsunuz. Yakıt masrafı parça masrafı, kaza masrafı oluyor. Park sorunu yaşıyorsunuz. Peki otomobiliniz için faydasız diyebilirmisiniz. Onun faydası az olmakla beraber zararını size göstermiyor.
Çifçi neden verimli arazisine bu gereksiz ağacı dikiyor. Çocuğunu evlendirecek, belki bir yerlere kredi borcunu ödeyecek, belki de evine bir kat atacak. Bu ağaç 10 yıl sonra satılınca gelen para bir dertlere merhem olacak.
Ninelerinizin seneler boyu ateşlerini alıştırmak için kullandıkları kibrit bu ağaçtan yapılıyor. Belki farkında değilsiniz ama binlerce lira verip aldığınız o kanepelerde dolaplarda o faydasız ağaç kullanılıyor. O faydasız ağaçtan küçük bir ekonomi dönüyor. Değersizse bu değersiz şey için çenenizi neden yorup o mubarek nefesinizi tüketiyorsunuz.
Kavak ormanının altında bir hafta sonu sizleri ailenizle birlikte gezmeye davet ediyorum. O yeşili seyredin. O yaprakların rüzgarla çıkardığı sesi dinleyin. Bir hamak kurun ve mümkünse uyuyun.
Bu yazım sizde umarım bu ağaçlara karşı bir dikkat uyandırmıştır. Sizleri bilmem ama ben bu ağacı seviyorum.
Selamlar saygılar……
Posted in GENEL KÜLTÜR | Etiketler:EKONOMİ, Kavak, Toprak, Yaprak, Yeşil |
Şubat 18, 2012
Akşam olmak üzere. Derenin iki kolunun birleştiği yerdeyiz. İki tim yerde oturuyoruz. Bölük komutanı ayakta ve karşısındaki 5-6 korucuya bağırıyor.
- Gördüğünüzü ne söylüyorsunuz. Bu gece bu askere birşey olursa bunun hesabını kim verecek. Söyleyin kim verecek…
Yıl 1999 bir kış ayı. k.ırak sınırdan 5-6 km içerideyiz. Vadinin yamaçları kobra helikopterler tarafından gün boyu vurulmuş. Gelen haberler güzel yönde. Boşuna gelinmemiş buralara. Akşam olurken üst devremiz teskereci tim’e ve bizim tim’ e emir geliyor. Hemen vadiye inin diye. Günün son saatlerindeki bu emir bize hoş gelmiyor. Hemen vadiye iniyoruz. Derenin iki kol olup birleşip aktığı yerde ağaçların arasında çöküyoruz. Bölük komutanı ayakta koruculara bağırıyor. Korucular başlarını öne eğmiş onu dinliyorlar. Bizde dinliyoruz.
- Gördüğünüzü niye gördük diyorsunuz. Bu gece bu askere birşey olursa hesabını kim verecek. Burası sıkıntılı bir yer. Bu kadar askerle burası ne tıkanır ne pusu atılır. Kimsede bize yardım edemez.
Tüylerimiz diken diken oluyor onu dinlerken. Bizim tim 14 kişi. Üst devreler 17 kişi. Korucular 5-6 kişi ve 2-3 de itirafçı. 40 kişi varız yokuz. Ana birlik 1.5km yukarıda. Biz metina’ya çok yakınız. Gündüz tepeler vurulmuş. Akşam buraya indiğimiz kesin görülmüş. Öyle bir bok’a saplandıkki felaket bir yerde pusuya yattık.
Derenin iki kol olup birleştiği noktada 40-50m yükseklikte bir tepe var. Teskereci tim tepe hakimiyeti için oraya yerleştirildi. Bir nevi bölük komutanı tarafından korundular. Onlara biraz daha yaşama hakkı verildi.
Biz de derenin akış yönüne doğru 10 metre yakın aralıklı dereye takribi 10 m uzaklıkta bazen 2 kişilik bazen 3 kişilik mevzilere yerleştirildik. Cephemiz dere ve yaklaşık 100 metrelik bir alana hükmeder olduk. Korucuların ve itirafçıların nereye yerleştirildiğini ise bilmiyorum. Onlar muharebe deneyimine daha haiz oldukları için onların nerede olduklarını çok merak ediyordum. En bok’tan yerde oldukları kesindi.
Öyle sıkıntıdaydık ki önümüze baktığımız gibi arkamızada bakacaktık. Arkamızda emniyetçimiz yoktu. Tepe emniyetimizi alan ve derenin girişini tutan üst devreler bir çatışmaya girersek bizi bile vurabilirlerdi. Tüm hazırlığımız yarım saatte bitti. Karanlık çöktü. Rüzgar başladi. Ağaçların şakırtısı derenin şırıltısını bastırdı. Kış olmasına rağmen herhalde sıkıntıdan soğuğu hissetmiyordum. Dedim kendi kendime. Hikmet sabaha ya ölü çıkacaksın ya diri. Üçüncü ihtimal yok. Ayet el kürsiyi defalarca okudum tevbe ettim. Ölüm bi sikim değil öteye mundar gitmeyelim.
Besmeleyi çekip mevzideki arkadaşımın yanına oturdum. Bıxı’yi kontrol ettim. Yedek 100lük mayonu tüfeğin yanına yerleştirdim. Çantadan el bombalarımı çıkarıp birini üzerime alıp diğerini tüfeğin yanina koydum. Basit çakımı cebimdemi diye kontrol ettim. İçimden bir ses bana başka yerlerdeki askerler belki bizi ve geliş istikametimizi gözetliyor olabilirler diyor. Gelişi bize haber ederler diye düşünüyorum.
Mevziler sessiz. Tim karanlıkta kaybolmuş. Arkadaşla bile konuşmuyorum. O da konuşmuyor. Hiç bir ek emir yok. Saatler geçmek bilmiyor devamlı gözetleme yapıyoruz. Rüzgar vadi boyu uğuldayarak akıyor. Derenin içinden çatırtı sesleri geliyor zaman zaman. Eller tetikte ama dokunamıyoruz tetiğe. Emin değiliz net göremiyoruz. Tetiğe hatalı dokunup hem ganimeti kaçırmak hem de kendimizi tehlikeye atmaktan korkuyoruz. Stresli ortamda sakin kalabilmeyi geçte olsa öğrenebildik.
Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyor. Saatlerse geçmek bilmiyor. Hareketsizlikten uyuştum. Yorgunluktan göz kapaklarım düşüyor engel olamıyorum. Tavşan uykusundayım en küçük seste irkilerek uyanıyorum. Dikkat kesiliyorum gözlerimi sonuna kadar açıyorum, hızlı bir gözetleme yapıyorum. Oh neyse bir anormal durum yok. Ağaç aynı ağaç yerinde duruyor. Üç kaya vardı yine üç kaya var önümde. Ne eksik ne fazla. Uykum açılsın diye boynumu çeviriyorum kıtlatıyorum. Dizlerimi birbirine vuruyorum, kollarımı gerdiriyorum. Sigarada içemiyorum. Tim de çıt yok ama dereden zaman zaman sesler geliyor. Bu en sıkıntılı pu su görevimiz. Soğukta aman vermiyor. Eklemlerim sızlıyor, gözlerim yaşarıyor. Ne sabah ne de gelen giden oluyor. Mevzi arkadasımla saatlerdir 3 kelime konuşmadık. Geriliyorumda geriliyorum…
Birden solumdan bana doğru gelen birinin sülietiyle dikkat kesiliyorum. Bu tanıdık itirafçı aslan. İtirafçıların en sağlamı. Tim komutanlığı yapmış güçlü ve yetenekli eski bir militan. Eşkiyalık zamanlarında dost kurşunu ile yüzünün sol yanından feci yaralanmış, yüzünün coğrafyası fena bozulmuş.
Selam verdi yanıma oturdu. Durum ne aslan dedim.
-Korkma. Bu gece gelemezler. Çok zayiyat verdiler bugün. Toparlanıp baskına gelemezler artık. Dedi.
Fazlada oturmadı ve gitti. Biraz sonra baktım ki timde istirahat emareleri gözleniyor. Demek ki stres biraz düştü. Arkadaşa nöbetlese biraz istirahat edelim dedim. Pançoya bürünüp yatıyorum. Çok yorgunum biraz uyukluyorum. Sıkıntıdan uyanıyorum. Mevziye geçiyorum arkadası istirahate göndeririyorum. Sabah artık çok yakın. Kar başlığım olduğu halde soğuk yüzümü tıslıyor. Gözetlemeyi pür dikkat sürdürüyorum. Derenin sesinden baska da ses duyulmuyor. Koca gece bitmek üzere, fecr aydınlığı tepelerde belirmeye başladı. Gün artık yarım saat içinde doğacak. Zor gece bittı artık. Yavaşça toparlanıyoruz.
Gelemediler bu gece gelmediler. Oysa gördüler büyük ihtimalle bizi. Pusu atmadık bu gece bız onları meydana davet ettik. Ama yanlış yerde yanlış konuslandık. Onlar ya hile sezdiler yada yeterli kuvvetleri yoktu. Belkide bizim ana birlik bizi arkadan bir timle destekledi onu bilemiyorum. Eğer gelselerdı çok sıkıntılı bir gece olacaktı.
Artık gün doğdu. Üs’se dönün emriyle mevzilerimizi terk edıp yola koyuluyoruz.
NOT:Bu bir çakırsöğüt anısıdır.
Posted in NOSTARJİ | Etiketler:aslan, çakırsögüt anısı, itirafçı, k.ırak, kobra, korucu, metina, pusu, tim |
Ocak 28, 2012
Tek tek saymadım ama söyleyenler dünya nüfusunun 7milyar insan olduğunu bildiriyor. Hiristiyanlar’ın nufusunun müslümanlardan fazla, yahudilerin nufusunun bunlardan çok az olduğu söyleniyor. Ateistlerinse tüm dünya nufusunun yüzde 5′i kadar bile olmadığı ifade ediliyor.
Ve dikkat edin şuan dünyada en nufuslu din olarak putperestlik yaşanıyor. Nasıl olur demeyin. Uzakdoğudaki milletlerin alayı putperest. Çin,japonya,kuzey güney kore,vietnam,kamboçya,tibet,tayvan,tayland vs vs. Hindistanın en az yarısı putperest. Dünyanın diğer yerlerindeki küçük putperest toplumlarıda sayarsanız rahat 2.5milyar insan. İlginç değilmi. O kadar semavi dine ve onca peygambere rağmen hala dünyanın üçte biri dünyanın en eski dini inancınını yaşıyor.
Yüce Allah yüce kitabında putlar dan ve putpereslikten bahsetmiş, putperestlerin ahrette büyük ve yakıcı bir azaba uğrayacaklarını bizlere bildirmiştir. Allah’u teala Hac sure’si 73.ayette onların durumunu kısa ve öz bir şekilde şöyle açıklıyor.
” Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyende aciz, kendinden istenen de! ”
Posted in ATIŞALANI |
Ocak 17, 2012
Saat gece yarısına yaklaştı. Soba son odununu tavanda alevler bırakarak ve kutur kutur ses çıkararak yakıyor. Perdeyi aralıyorum. Yerler beyazlamaya başlamış. Ne taraftan estiği belli olmayan hafif bir rüzgarla bir duman misali kar taneleri sağa sola savruluyor. Mevsimin ilk kar’ı bu. Zemherir fırtınası bu kocakarı deyimi ile. Sokak lambasının ışığında oynaşarak yere düşüyorlar. Çocuklar gibi seyre dalıp gülümsüyorum bu sevimli beyaz tanelere. Kar bir başka güzel görele’de. Dışarıda kimsecikler yok, in cin top oynuyor. Görele uykuya hazırlanıyor beyaz örtüsünün altında.
Ağaçlar yeni yeni kar tutuyor, tarladaki pancarlar kar altında. Arabalar sanki hayalet gibi beyazların içinde. Artık sarı,kırmızı, yeşil ve siyah yok. Sadece saf ve arı bir beyaz.
Rüzgarın etkisiyle kar taneleri camada vuruyor. Savruluyorda savruluyor birbirine karışarak yere ulaşıyor. Bir karaltı ilişiyor arabaların altında gözüme. Bir kedi bu. Ürkek ürkek ilerliyor. Ya şaşkın ya korkak hızlı hızlı koşup gözden kayboluyor. Minicik izler bırakıyor karların üzerinde.
Seyrekleşiyor kar’ın yağışı. Sokak lambasından anlaşılıyor. Yeter artık çok bile yağdımmı diyor. Yada biraz dinleneyim. Bir fırtınada sabaha doğru yaparım. Bu diyarları çok özledim. Bu dağlara, tepelere kısacası Görele’ye çok yakışıyorum.
Beni artık biraz misafir edersiniz.
Rengim beyaz, ruhum soğuk. Ben böyleyim işte, göründüğüm gibiyim…
Posted in ÇEŞİTLEME | Etiketler:ağaçlar, beyaz, duman gibi, görele kar, içim dışım bir, Kar, kutur kutur, misafir, pencere, Rüzgar, sokak lambası, soğuk |
Ocak 2, 2012
Üstten aşağıya simsiyah giyinmişler. Başlarında iki ucu bağlanmış siyah bir mendil veya kalın bir bez parçası. Üstlerinde sanki likralı gibi vucutlarına yapışan siyah bir gömlek. Altlarında kalçadan biraz bol, paçadan dar siyah bir pantolon. Ayaklarında siyah bir bot.
Bazılarının tabancası var, hepsinin belinde kısa kılıç. Bir taraflarında çakı, bıçak, tütün tabakası. Diğer taraflarında matara yada azık çantası. Göğüslerine çaprazlama astıkları fişeklikler. Boyunlarından asılan küçük metal kutuda mukaddes muskaları. Ellerinde vatandan sonraki en önemli şey, yılan gibi duran mavzerleri.
Fotoğraflar kimbilir nerede çekilmiş. Çoğunun sıla’dan çok uzaklarda çekildiği belli. Her bir fotoğraf en az 90 senelik. Poz’da vermişler görün ki nasıl. Bizim askerlikte çektirdiğimiz alengirli pozlar gibimi. Kimi çatık kaşlı, kimi mahsun yüzlü. Kimi de derin düşüncelerde. Bazısı da sanırsınız eğlenceden gelmiş, yüzü gülüyor. Kararlılar, ölüme her an koşarcasına gidecek gibi. Cesurlar ve herşeye hazırlar. Hele 5′i 6′sı bir araya gelmiş siyahlar içinde cehennem zebanileri gibi…
Toplanmışlar bir araya, kara kader gibi kapkaralar. Kemençeci çalıyor yüzleri gülüyor, bir ritim horon oynuyorlar. Karadeniz gibi köpürüyor,çalkalanıyorlar. Ölüme dimdik hazırlar. Horon oynayarak gidiyorlar.
Onlar yurtlarından yüzlerce kilometre uzakta, herşey vatan sloganı ile sıla’larından, eşlerinden, çocuklarından,analarından ve babalarından gönüllü ayrılmış Giresun Uşakları. Birinci cihan harbinde, Sakaryada,Kafkas cephesinde, dumlupınarda,inönüde ismini tarihe kan ile yazdırmış namıdiyar Kara Zıpkalılar. Onlar o zor günlerde, yurtları işgale uğramadığı halde gönüllü yurtlarından kopmuş ve vatanları uğruna can vermiş isimsiz Giresun kahramanları.
M.K.Atatürk’ün bile yakın koruma olarak aldığı.. Meclise bile muhafız olarak beğendiği yiğit ve gözü kara Giresun uşakları.
Bu vatan için sıla’larından kopmuş, ailelerine mezarlarını bile bırakamamış, sadece siyah beyaz puslu fotoğraflarda kalmış o isimsiz kahramanlara yüce Allah’tan rahmet ve afiyet diliyorum.
Mekanları cennet olsun. Allah hepsinden razı, Resulullah şefaatçi olsun…
Amin…
Posted in ÇEŞİTLEME | Etiketler:aba zıpkalılar, azık çantası, çakı, birinci cihan harbi, dumlupınar, fişeklik, giresun, giresun uşakları, inönü, isimsiz kahramanlar, ismini tarihe kan ile yazdırmışlar, kafkas cephesi, kara zıpkalılar, kısa kılıc, matara, mavzer, mezar, mukaddes muskalar, Resulullah şefaatçi olsun, Sakarya, siyah giyinmişler, yılan gibi |
Aralık 27, 2011
Hepizin gönlünde, fanatiklik seviyesinde bir futbol kulübü tutma hastalığı vardır. Kimimiz fenerbahçe veya beşiktaş, bazımız trabzon veya konya şekersporu tutarız. Herbirimizin gönlünde bir aslan yatar. Çoğumuz hiçbir beklentimiz veya menfaatimiz olmadan bu spor kulüplerine gönül veririz. Onlarla üzülür,çocuklar gibi seviniriz. Onlar için kavga ederiz.
Parti tutarız, bırakırız. Bir derneğe gönül veririz hoşumuza gitmez bırakırız. Sevgilimiz den ayrılırız, karımızı boşarız. Sevdimiz işimizi bırakır, arabamızı satarız. Nadir olsada dinini bile değiştirenlerimiz vardır. Ama tuttuğumuz takımı asla değiştirmeyiz.
Bazen gönül verdimiz takımın kötü bir döneminde kuyruğu dik tutmak, baskılardan kurtulmak için umursamaz birtavır takındığımız zamanlar olsada, içimizde kopan kıvılcımları yine biz biliriz.
Darağacında da olsa son sözümüz Ya Allah değilde sevdiği kulübümüz oluyor. Millete nisbet kocaman bayrakları binalarımıza asar, sırf gıcık olsun diye rakip takımı tutan arkadaşımızın yeni doğmuş çocuğuna kulübümüzün formasını hediye ederiz.
Bu aşk kelimelerle anlatılmaz birşeylerle ifade edilmez. Takımımızın eşofmanını giyip dolaşmanın hazzı bir başkadır. Futbol ve taraftarlık çok farklı bir şeydir.
Biz de haliyle bir spor kulübü taraftarıyız. O nu sever, gurur duyarız. Onun için kızar, üzülürüz. Çocuklar gibi seviniriz. Renklerini görünce heyecanlanırız.
Biz de bir taraftarız.
Biz de bir…
GALATASARAY SK
taraftarıyız…
Posted in ATIŞALANI | Etiketler:darağacındada olsak, futbol kulüpleri, GALATASARAY, gönlünde bir aslan yatar, sırf gıcık olsun diye |
Aralık 25, 2011
Bir çakırsöğüt askerlik anısı.
Üç ayda bir angarya bir iş için bizi bir hafta kampa sokuyorlar. Ya Alman televizyonu geliyor, ya bayram merasimi oluyor. Bu seferde üst düzey piyade komutanları geliyor. İster istemez bizi sike sike eğime alıyorlar. Bölgenin saygın muharip birliğiyizya artislik öylesine bizim komutanlarda. Üstümüz başımız bizlere düzelttiriliyor. Sökükler, kopuk düğmeler diktiriliyor. Kirliler yıkattırılıyor,saçlar traş ettiriliyor. Tekrar tekrar yanaşık düzen eğitimi veriliyor.
Yapacağımız iş 30 dk lik iş de formalitesi bizi öldürüyor. Her gün üst baş kontrol ediliyor eğitim veriliyor. Görünce güldüğümüz kasaturalar bile depolardan bulunup belimize takılıyor. Şu şırnakta 5 gün rahat yüzü görmedik ona yanıyorum.
Misafirlere kısa bir yanaşık düzen sonrasında düşman hattına sızma ve ablukaya alma gösterisi yapacağız. Yaralımız olacak güya onu helikoptere atıp hastaneye göndereceğiz. Bu işlerin hazırlığını yaparken gerçekten helikopter bile geliyor. Bir arkadaş yaralı modunda helikopterle gidiyor bir saat sonra yürüyerek geliyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir veya iki timiz bu hazırlığı yapan.
Neyse gün geliyor koşar adım misafir komutanlarımızın karşısına çıkıyoruz. İp gibi, düdük gibi,çakı gibi. 10 civarında misafir komutan var karşımızda. Rahat hazırol, selam ver,tüfek omza gibi komutlardan sonra rahat komutuyla sakinleşiyor ortam. Hiç sorun yok. Tek ses tek nefes her şey nizami. Aralarından bir iki komutan bize doğru yaklaştı. Arkadan önden bizi inceliyorlar. Ortam gayet sakin. Bir anda arkadan bana bir temas hissettim. Bir anda şakırt diye esas duruşa geçtim. Tekmil verdimmi hatırlamıyorum. Misafır komutan bu seri hareketim karşısında biraz ürkmüş, biraz şaşırmış bir yüz ifadesinde idi.
-Aferin oğlum dedi yumuşak bir ses tonu ile.
Önümüzdeki komutanlar olayı gördükten sonra konuşma ya başladılar kendi aralarında.
-Efendim bunlar kardeş timi. -Oda ne oluyor.
-Komutanım bunlar aynı devre. Askerliğe beraber başlayıp, beraber bitiriyorlar.
-Kardeşler takımı öylemi.
Onlara birde şatafatlı bir düşman hattına sızma gösteriyoruz ki keyiften ilik gibi oluyorlar. Yaralı arkadaşı paket yapıp helikoptere atıyoruz. Misafirlerde tyatro bittikten sonra başka bir helikopterle gidiyorlar.
Bizde azar yemeden günü bitiriyoruz. Ödülümüzde hemen geliyor.
- Çantaları hazırlayın. Üç vakte kalmaz göreve gidiyorsunuz.
Gabar olur, cudi olur, kato olur. Orası gizli.
Posted in NOSTARJİ | Etiketler:alman televizyonu, askerlik anısı, Çakırsöğüt, çakırsöğüt askerlik anısı, üç vakte kadar, bayram merasimi, eğitim, Helikopter, kardeş timi, kardeşler takımı, kasatura, misafir komutanlar, yanaşık düzen, şamata |
Aralık 21, 2011
Sene 1995 yılı galiba. Yani milattan 1995 yıl sonra bir eylül ayı. 4′e 4 çapında bir tam’da (tam:kiler,depo) komşumuzun fındığını bekliyoruz. Komşumuz celal amca ayağını kırdığı için harmana gelemiyordu. Fındık harmandan tam’a çoktan kaldırıldı da satışı bekleniyor. Celal amcanın durumu da böyle olunca fındık seyitle bize emanet edildi. Fındığın sahibinin oğlu seyit, ben ve köpek her gece tam’dayız . Operasyonel birlik gibi yüklü ve hazır kıtayız.
Yaş 19-20 ne güzel zamanlar. Sağolsun seyit beni bakıyor. Kuruyemiş ,meyve çay,bisküvi ve efes bira. Altımızda 4ton fındık,kimi çuvallanmış kimi çeç. Yerden 1.5 metre yukarda fındıkların içinde şakır şukur geziyoruz. Fındık yemek serbest ama ayrılmış kırıkları yemek şartıyla. Seyit sırf kafadan hasılat hesabi yapıyor. Bir karış ekranlı siyah beyaz mini tv oda çekerse tek kanal.
Birde radyomuz. En büyük eğlencemiz de bu. Her gece Beyaz dinliyoruz. Beyazıt öztürk o zamanlar radyoda meşhurdu. Kızlarla karılarla dalga geçiyor, o nu dinleyıp kıkır kıkır gülüyoruz. Adamda espirinin bini bin para.
Celal amcanın kırıkkalesini sökmüştük. Monte edene kadar canımız çıkmıştı. Onu hiç unutamam.
Köpek dışarıda ürse seyit elde silah müdafaya geçiyordu. Ne günlerdi o günler.
Çok yağmurlu bir gece. Dışarıda kıyamet kopuyor. Çatıya vuran yağmur sesinden birbirimizi duyamıyoruz. Bir ara köpek havlamaya başladı. Seyit elde silah dışarı çıktı. Dışarıda biri bize çağırıyor. Seyit cevap veriyor. Gelen bizim rahmetli serhat. Elde lux ışığı yanımıza gelmiş. Amaç hem ziyaret hemde benle bıldırcına gitmek. Ekip tamam. Gırla kıyamet gırgır şamata gidiyoruz.
Ne olacak üç genç bir araya geldimi her telden bir ses. Yanlız rahmetli gelince biraz huzurumuz kaçıyor. Eli ayağı durmuynr. Bir aşağıda bir yukarıda. Seyit kızınca o yıllarda iki kelimeyi çok kullanırdı. Köfte hor ve kitapsız.
Serhata bağırıyor. Lan köfte hor biraz kıçın yere otursun.
Neyse saatler geçtikçe ortalık biraz sakinleşiyor. Ama bu seferde serhat’te fındık yeme başlıyor. Nasıl bir fındık yeme. Mazallah 10 fare bir araya gelse bunu yapamaz. Yiyip yiyip sağa sola kabuklarını saçıyor. Tabi seyit duramıyor. Ya kitapsız serhat bari kırıklarını ye. Ulan akşamdan beri yarım çuval fındık yedin.
Serhat anlarmı birkaç laf da sokuyor seyide. Yemeye devam. O gece seyit bir kaç defa daha uyarıyor serhatı ama nafile. Dışarı da yağmur şiddetli devam ediyor. Serhatla ben bıldırcın aramaya çıkçaz ama ıslanmak tan korktuğumuz için bir türlü çıkamıyorz. Seyit yatın lan bu yağmurda başka işiniz yok mu diyor.
Işıkları söndürdük her birimiz bir yerde yatıyoruz. Yanlız serhat la ben konuşuyorum. Acaba kuş çıkmış mıdır. Çıkarmı. Çinkoya dan diye birşey düşüyor. Serhat bağırıyor. Hikmet kalk. Bıldırcın çatıya düştü.
Yan taraftan seyitin sesi geliyor.
-hee Bıldırcın düştü. Çatıya ağaçtan elma düştü.
Posted in NOSTARJİ | Etiketler:beyaz, beyazıt öztürk, daldan üç elma düştü, en büyük eğlence, fındık, fındık harmanı, hazır kıta, köfte hor, köpek, kitapsız, kırık fındık, lux, operasyonel birlik, tam |
Aralık 15, 2011
Çocukluk yıllarında büyüklerimizden selamı öğrendik bir din öğrenir gibi. Bir mekana girince selamün aleyküm deyin. Size de bu hitap yapılınca aleyküm selam deyin. Zamanla öğrendikki pek çok selam çeşidinin içinden belkide müslüman olduğumuz için bize hoş gelen bu idi. Hala bu şekilde selamlaşmayı çok severim. Bir mekana gireceksem ilk cümlem budur.
İnsanlarımız şükürki sıkça dini selamı kullanmakta. Bu selam şekli iki veya daha fazla kişi arasında ani bir sıcaklık ve güven duygusu sağlıyor. Kaynaşmayı sağlıyor.
Bu arada selamımıza selam,merhaba veya iyi günler diyenlerde var. Bunlar din diye birşeye değer vermeyen tipteki insanlar. Mümkün olursa bu tiplerin yanına zorda kalmadıkça uğramıyorum. Ve önceki davranışlarını unutmadan onların anlayacağı şekilde selam veriyorum.
Hatta selam almamayı huy haline getiren kibirli dinsizlerde varki onları dövesim geliyor. Bir defasında sinirimden elimi sertçe havaya kaldırdım ki uzaktan alınan bir selam muhatabımı benden kurtardı.
Bir video görüntüsü paylaşılıyor tv haber bülteninden. İnsanın gülümsememesi elde değil. Amerikada bir hayvanat bahçesi ve çitlerin arkasında bir boz ayı. İnsanlar el sallıyor, kocaman ayı ayağa kalkıp el sallıyor. Hey Allah’ım sen ne büyüksün. Ayı bunu belliki huy edinmiş. İnsanlarda muzipliği çakmışki hayvanı tebessümler içinde zorluyorlar. Hayvanda hiç boş geçirmiyor herkese selam veriyor. Yanında başka ayı da var ama o seyrediyor olup biteni.
Ağzı yok dili yok(yani konuşamıyor) hareketleri akla ziyan. Sanki anlamazlara iş öğretiyor.
Soruyorum sizlere.
Bu mu ayı yoksa bizim selam almazlar mı?
Posted in ATIŞALANI | Etiketler:akla ziyan, ayıdan selam var, ayının selamı var, boz ayı, iyi günler, merhaba, selam vermek, selamün aleyküm, selamsızlar bandosu, tv bülteni |
Aralık 15, 2011
” Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisini tutarsanız kurtuluşa erersiniz.”
Resul-u ekrem efendimiz bu hadisi şerifi ile tüm ashabını övmüş ve bir nevi çoğunu aslında büyük mertebe için müjdelemiştir. Ama direk 10 sahabenin ismini zikretmiştirki bunlara aşere-i mubeşşere veya mubeşsirun bi’l-cenneh yani hayatta iken cennetle müjdelenenler denilmiştir. Bu 10 sahabe ilk müslümanlardan olup hayatları boyunca Resulullahın yanında canları ve malları ile dini islam uğruna mücadele etmiş kişilerdir.
Yüce yaratıcı tarafından Resulullaha yardımcı olarak tayin edilmiş bu mubarek on sahabe taktire şayen hayatları, mükemmel kişilikleri, sonsuz teslimiyetleri ile gerçekten islam dini için eşsiz değerlerdir.
Onları tanımak ve isimlerini bilmek her müslüman için önemli bir görevdir. İşte bu 10 mubarek inci tanesi…
AŞERE-İ MÜBEŞŞERE ( Cennetle müjdelenen on mubarek sahabe)
1-HZ.EBU BEKR SIDDIK R.A.
2-HZ. ÖMER BİN HATTAB R.A.
3-HZ. OSMAN BİN AFFAN R.A.
4-HZ. ALİ BİN EBU TALİB R.A.
5-HZ. TALHA BİN UBEYDULLAH R.A.
6-HZ. ZUBEYR BİN AVVAM R.A.
7-HZ. EBU UBEYDE BİN CERRAH R.A.
8-HZ. SA’D BİN EBU VAKKAS R.A.
9-HZ. ABDURRAHMAN BİN AVF R.A.
10-HZ. SAID BİN ZEYD R.A.
Posted in GENEL KÜLTÜR | Etiketler:ABDURRAHMAN BİN AVF, ALİ BİN EBU TALİB RA, ASHAP, AŞERE-İ MÜBEŞŞERE, CENNET, CENNETLE MÜJDELENENLER, EBU BEKR SIDDIK RA, EBU UBEYDE BİN CERRAH, HZ ÖMER RA, HZ OSMAN RA, MÜBEŞŞİRUN Bİ'L-CENNEH, RESULÜ EKREM, SAD BİN EBU VAKKAS, SAHABE, SAID BİN ZEYD, TALHA BİN UBEYDULLAH |
Aralık 10, 2011
Elimde yarmaça(uzun odun, okulda soba yakmak için) parçası gide gele okula bende usandim. Hocalarda yorulmuş olmalıki bizlerden bitirme sınavlarını basit yapıyorlar. 6 yıl olmuş ilkokula başlayalı bir 6 yıl daha gitsem anca bitecek. Hoca güya bana bitirme sınavında matematik sorusu soruyor. Ağaçta 10 kuş var. Tüfekle birini vurdum kaç kuş kalır.
Hiç kalmaz hocam dedim. Nasıl olur dedi. Diğerleri korkup kaçmıştır dedim. Hoca güldü. Tamam git dedi.
Sene 1960 li yıllar. Okulu bitirdim ya okumuş bir adam olarak babamın yanına gittim. Görelede sergicilik yapıyorum. O yıllar görele de elektrik yok. Su yok yok anam yok. Tamlarda yatıyoruz alışveriş yapıyoruz.
Görele o yıllar köy misali. İnekler yollarda otluyor. Köpekler çakal kovalıyor. Bit adam yiyor. Geride kalanların da kanını sivri sinekler emiyor. Görele o yıllar ne sokak ne cadde. Tarla bahçe..
Sohbeti dinleyen başka bir abi gülüyor ve…
Anneme dedim ki. Anne görele de sarap bahçesinde yer satılıyormuş. Köyden yer satalımda oradan bir yer alalım. Annem kızdi bana. Oğlum. Çakalmı bağartıcaz orada. Derlerdiki…
Demirci mehmet daylı köyündeki tüm yerlerini satıp çarşıdan yer alıp oraya göçmüş. Herhalde demirci mehmet aklını oynattı.
O yıllarda köy değerli imiş. Göreleye bakan yokmuş. Bataklik ve sivrisinek yuvası bir yermiş.
Dedem anlatırdı. 7 sene ilkokul 1 e gittim. Baktım 35 sene de bu iş bitmeyecek okulu bıraktım. Bari matematiği öğrenelim diye kahvehaneye gitmeye başladım. 51 oynaya oynaya matematiği kahvehanede öğrendim. Hemen kardeşimle bir bakkal dükkanı açtık ve ticarete başladık.
Tabii o yıllardaki ticaret şimdiki gibi değilmiş. Satılan şeyler tuz,yağ,gaz,şeker,bez,sabun.
Hiçbir esnafın kasasında tedavüldeki en büyük banknotu bozabilecek para yok. Zaten tüm görelede o paralara sahip 3 kişide yok.
Takım elbisesi olan çok az. İnsanların 2.bir elbisesi yok.
Araba çok az. Köylere patikalarla ulaşılıyor. Görele sokaklarını geceleri belirli yerlere asılan lux lambaları aydınlatıyor.
Gazete,dergi,televizyon hak getire. Tüm görelede 3 radyo yok. Olanlarda akülü sistem ve kahvehanelerde. İnsanlar orada radyo dinliyorlar. Ajanstan haberler.
Yurttan sesler…
Spiker anons geçiyor. Şimdi kürdi hicaskar bir parçayla ankara radyosu devlet sanatçısı Behiye Aksoy huzurlarınızda.
Maziye bir bakıver. Neler neler bıraktık…
Posted in NOSTARJİ | Etiketler:akülü radyo, çakal, bit, daldaki kuşlar, daylı köyü, demirci mehmet, görele tarihi, görele ticareti, görelede ticari hayat, ilkokul, kahvehane, matematik öğrenmek, matematik sorusu, sarap bahçesi, sergi aç, Sivrisinek, tam, yarmaça |