Öne çıkan

Behind the live…

Soğuk.

Islak.

Gizemli.

Güneş daha doğmamış. Bekliyor hazırda. Doğacak kesinde, buralara belki. İnce bir soğuk. Yapraklarda çiğ damlaları. Durgun göletten dumanlar yükseliyor. Parça parça sis hüzmeleri ileri geri dans ediyor.  Doğa yeni yeni uyanıyor soğuk geceden. Birkaç sakarmeke (kuş) ve üç çamurcun (yaban ördeği türü) ve onları tünediği alçak daldan bir çoban yada baba edasıyla izleyen büyük balaban (kuş).

Sukunet sis gibi her yeri kaplamış. Herkes kendi telaşında. Birşeylerin peşinde. Sis bölünüyor tekrar birleşiyor. Altındaki canlılarda aynı şekilde.

Yaşam ne güzel. Yaşamın peşindeki mücadelede aynı şekilde.

Güneş artık yüksek. Ve çizgi gibi sisi boşluklarından delerek yeryüzüne dokunuyor. Zaman geçtikçe daha bir aydınlanıyor toprak. Sis artık çok az. Kalanlarda kaçacak yer arıyor. Soğuk gece sona erdi. Ve yeni bir gün umutlarla başlıyor.

Büyük balabanda bir hareketlenme.

Boynunu uzatıyor ve kanatlarını çırpıyor.

Ve bulunduğu alçak daldan yavaşça ve göletin üzerinden uçarak uzaklaşıyor…

Belki yine burada bir gece nöbeti umarak…

Öne çıkan

1metre elma kaç litre eder…..

images-1Yıllarca ticaret yapıp yarı yolda bırakmak zorunda kaldık. Hamdolsun yaratıcımaki farklı bir yaşam tanıdık yolun yarısında. Ticaret yaparken müşterilerim bana bu 1lt lik mal 1.280 grammı gelir diyorlardı. Bazısıda bilircesine bu kilo gelmez en fazla 750 gram gelir derlerdi. Bende işimi bırakır ölçü birimlerinin dersine baslardım.

Affınıza sığınarak bu eski bilgilerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyada ölçmek için pek çok ölçü birimi vardır. Bunların bir kısmı ilkel toplumlarda bir kısmıda gelişmiş toplumlarda kullanılır. Bir kısmı çok az bir kısmıda fazla kullanılır. Mesela havacılıkta metre değilde feed yada uzaklık km değilde mil olarak ifade edilir. Bunun kara mili ayrı deniz mili ayrıdır. Değerli madenler krat yada ons la ifade edilir. Hız havada natla karada km ile anılır. Kimi yards der kimi kantar kimide illede okka.

Gel gelelim uzun işin kısa neticesine. Lisede hocamız dediki keza yıllar sonra bende doğru buldum kendisini bu ölçü birimlerinin ingilterede müzesi varmış. Uzun bir çubuk koymuşlar bu metredir, ağırlık koymuşlar bu kg, içi boş bir kap koymuşlar bu lt demişler. Daha bir çok ölçüyü tanımlamışlar bu müzede.

Biz gelelim litreye. Litre sadece akışkan maddelerin ölçü birimidir. Mesela elmayı metreyle ya da litreyle ifade edemezsiniz. Ama suyunu sıkarsanız litreyle ifade edebilirsiniz. Bilinirki en ağır akışkan madde bir metal olan civadır. En hafif akışkan sıvıda yağ türevleridir. Bunların litre bazındaki ağırlıkları kilogram bazında çok farklı çıkar. Yani lt bir kap ölçü birimidir kg değildir.

Tabiki litre bazında sıvı maddelerin ticari değerleri farklıdır. Tıpkı kg bazında ağırlıkları farklı olduğu gibi.

Bu kadar yeter bana katlandınız. Hayatın sıcak renklerinde sımsıcak kalın

Öne çıkan

Lux lambası…

141241264Çocukluk yıllarımız. Ay eylül. Yıl ise boşverin gitsin. Dışarıdaki yağmurun sesi eski evin üzerindeki çinko döşemeden duyuluyor. Akşam karanlığı artık bastırmış. Babam lux lambasını terekten indiriyor. merakla izliyorum olan biteni. Bıldırcına gidecek belli. Uğraşıyor telaşlı ve gergin. Yanmazsa hapı yuttu. Bir zevkten mahrum kalacak. Kazanına gaz yağı dolduruyor. Hava kaçırma vidasını kapatıyor. İspirtoluğa ispirto koyuyor ve kibritle yakıyor. Akabinde zaman geçirmeden hava basıyor luxe. Tül ve taş ısınır ısınmaz iğne çubuğu ile oynayarak ısınmış ve alev almış tüle gazı ulaştırıyor. sonra ne mi oluyor. Pup diye bir ses çıkıyor ve etraf aydınlanıyor. Dışarıdakiler hapı yutuyor….bıldırcın

O yıllar geçiyor ve bizim yıllar başlıyor. Tıpkı bizde babam gibi telaşla o yağmurlu eylül akşamlarında lux lambalarını yakmaya çalışıyoruz. Bu antika lambalar yıllarca elektrik olmayan yerlerin ışığı olmuştu. Ona sahip olan ev yıllarca zengin kabul edildi. Lux lambaları ile geceleri komşuluğa gidildi. onunla çocuklar ders çalıştı, ninelerimiz annelerimiz dantel işledi. Düğünler yapıldı bir köy aydınlatıldı. kasabaların ilçelerin sokakları aydınlatıldı. Geceleri fındık yada mısır soyma imeceleri yine lux lambaları veya isli lambalar ile yapıldı.

1lux lambasıBir devri aydınlatan bu harikulade buluş artık kayboldu. Şimdi yenileri yine meraklıları için üretilsede eski bilinirliği kalmadı. Yaşı yirmili olanlar zor hatırlıyor. On’un altında olanlar hiç bilmiyor. Bende iki tane var. Bir köşede kaderlerini bekliyorlar. Birgün nostalji yapayım birini yakayım dedim benim 8 yaşındaki çocuk bu ne baba dedi. Lux lambası oğlum dedim.Eskiden çok kullanılırdı ama şimdi artık antika oldu dedim. Şaşırdı bakakaldı öylece….

Onu yakmak ve onunla gece yağmurun altında gezmek çok zevkli idi. Helede fındık bahçelerinde bıldırcın yakalamaya gidenleri izlemek ayrı bir lezzetti. On’larca lamba bahçelerde hayalet gibi dolaşıyorlardı. Özellikle eylül ayı aklıma sonbahar, incir, yağmur, bıldırcın ve lux lambasını getiriyor. Ne yıllardı. Geldi ve geçti. Yağmur damlaları vurunca lux lambasının ısınmış olan üzerine tıs tıs diye çıkardığı o tatlı sesi hiç unutamıyorum. Bir de onun ışığında yerde cumhuriyet altını gibi parlayan tiril tiril bıldırcını…….

Öne çıkan

Sahip…

Çeketin sol iç cebinden usulca samsun cigarasını çıkarıyor ve titrek eli birdal sigarayı ağzına götürüyor. Yan ceket cebinden zor hal çakmağını buluyor ve sigarayı ateşliyor. Başı eğik sandalyede iki büklüm oturuyor. Çeketin yakaları kalkık ve beyazlamış saçlarını yukarı kaldırıyor. Üşümüş belli daha bir ateşe sokuluyor. Onu takip ediyorum tam karşısından. Yüzler kırış kırış, gözler çökmüş bıyıklar cigara dumanından sararmış. Allah’ım fakirliğin ve garipliğin herhalde en son safhası budur diyorum.tmp-cam-1153278160

Çaydan bir yudum çekiyor. Cigaranın dumanı ikimizin arasını kapatıyor. Abi diyorum. Samsunda ne kadar kaldın. Dili peltek zor anlaşılıyor. Çok diyor. Hep terminalde simit sattım. Para kazandınmı diyorum. Kazandım yegenim ama diyor. Aması ne diyorum. Bir yudum daha çekiyor, duman yine bulut gibi. Cigarayı çekecek gücü yok yanakları ağzının içine kaçıyor. Ana yok baba yok. Garı yok gullet yok diyor. Yedim paraları.

Canı fasulye turşusu cekmiş bir gün babamdan rica etmiş. Annem poşeti elime tutuşturuyor. Götür oğlum sevaptır seni köprüde bekliyormuş diyor. Gerçektende orada seviniyor beni görünce. Poşeti alıyor. Dua üzerine dua ediyor. Vedalaşıyoruz ve herbirimiz ayrı bir yöne dönüyoruz. Bir ara geriye dönüp bakıyorum. Hem gidiyor usul usul, hemde poşete elini daldırmış yiyor. Seviniyorum acıyorumda aynı zamanda.

İki odalı bir evde kalıyor tek başına. İğne iplik, don lastiği, kancalı iğne, yorgan ipi satıyor. Birde mütavazi bir sakat maaşı var. Belki dışarıdan yardım edenler vardır. İçki kullanıyor. Ramazan orucunu tutuyor.
Sever herkes, takılmadanda edemezler. Kızar bazen takılanlara. Bazen güler geçer. Bir garip hayat yaz kış gelir geçer.

Bir gün babam çok hasta dedi. Giresunda göğüs hastalıkları hastanesinde yatıyormuş. Kana ihtiyacıda varmış. Nedir derdi diyorum. Akciğer kanseri diyor. Üzülüyorum çok. Kan vereyim diyorum kanım tutuyor.Tamam diyor git o zaman selam söyle. Doktoruda zaten bizim köylü sana yardımcı olurlar orada.
Gidiyorum giresuna ve giriyorum odasına. Seviniyor. Mahsun ve yorgun bir hali var. Kana ihtiyacın varmış abi diyorum. Sana bir dolu kan getirdim. Boynunu eğiyor gülüyor. Usulca sağol yeğenim diyor.
Hastalığı çok ilerlemiş. İllet ona bir sene ancak ömür tanıyacakmış. Yakınlarından yalnız biri ona yardım edip evine alıyor. Allah razı olsun. Uzun süre göremiyoruz onu. Haberini alıyoruz ama. Kötünün iyisi diyorlar.
Bir gün sokakta ince bir telaş. Sahip gelmiş arka sokakta diyorlar. Kosuyorum yanına. Çok zayıflamış ama o eski perişan halı yok. Biraz bakmış akrabası ona. Gülüyor bize. Sizleri görmeye geldim diyor. Sarılıyorum ve ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Bu görüş son görüş ve bir kaç ay sonra öldü haberi geliyor. Ve bir garip hayat son buluyor.

Allah rahmet eylesin…

Öne çıkan

Cennet…

tmp-cam-1153278160Yoruldum biraz. Elimdekı çantamı ve kamışı yanımdaki yüksek kayanın dibine bırakıyorum. Ve önümdeki say taşının üzerine oturup ayaklarımı dereye sallıyorum. Yorgunluğada serin su bir güzel geliyor. Şöyle bir yaslanıyorum usulca arkamdaki kayaya. Oh beee…
Güneş artık arkamdaki yamacın arkasında ve önümdekı yamacın orta üstünü aydınlatıyor. Harika bir manzara ve yeşilin enfes tonları önümdeki yamaçta müthiş bir güzelliği bana sunuyor. Şırıl şırıl dere ayaklarımın altından akıp gidiyor. Bir kaç balık önümdeki gölün içindekı kayanın etrafında ürkekçe dolaşıyor.
Hafif bir esinti ve burnuma dolan akasya çiçeklerinin o mis kokusu. Gözümü karşı yamaçlardaki ormanlardan bir türlü alamıyorum. Bu ne güzellik ya Rab. Diyorlar ki cennet çok güzelmiş. Irmaklar akarmış şırıl şırıl. Her taraf yeşil ve mis gibi kokular her yana dağılırmış. Huzur varmış. Sukunet varmış. Kuşlar böcekler.
Düşünüyorumda ne güzel tarif etmiş bilenler. Sanki burayı. Karadeniz dağlarını, derelerini, ormanlarını. Şu güzellik sanki cennet. Belkide ben abartıyorum ama hayır hayır. Burası dünyanın cenneti.
Kalk artık Hikmet. Bu günlük bu kadar balık avı yeter sana. Akşam yakın artık. Eve yetişelim ve yakaladığımız cennet nimetlerini pişirip, kendimize ziyafet çekelim…

Öne çıkan

Bir çulluk av’ı…

Nefes nefeseyim. Fişeklikten 6 fişek çıkarıyorum. Telaştan kaç numara olduklarına bile bakamıyorum. 15 dk zamanım var av’lakta olmam lazım. Çifteyide kapıp çıkıyorum. Dışarıda tipi hala şiddetini sürdürüyor. Yerde 20 cm den fazla kar var. Fındık dalları ve ağaçlar bembeyaz. Manzara doyumsuz. Akşam olmak üzere…

Alelacele yola düşüyorum. Çulluk hareketi çok zayıf kaç gündür. Onun için fazla fişek alma gereği duymadım yanıma. Yolda başka bir avcı arkadaşla karşılaşıyorum. Selamlaşmayı yürüyerek yapıyoruz. Neyse çok geçmeden avlağa ulaşıyoruz. O nu ilk bek yerine bırakıyorum ve onun 50 m yukarısına ben konuşlanıyorum. Benimde 70m ilerimde başka bir avcı arkadaş bekliyor. Çifteyi kırıyorum. İki fişek yerleştiriyorum. Gayri ihtiyari elim cebime gidiyor. 3 fişek var cebimde. Hayret 4 olması gerekti. Birini ya düşürdüm ya da eksik aldım. Kar ve tipi yüzümü yakıyor. Bir sigara yakıyorum. Akşam ezanı okunuyor. Görüş 100m gayet iyi. Kuş her an çıkabilir. Sessizlik hakim eller tetikte.

Zaman ilerliyor. Hiç bir hareket yok. Eski den çulluğu gündüz arardım. Zamanım çoktu. Şimdi iş güç yüzünden akşam beki dediğimiz bu yöntemle avı bekliyoruz. Kuş akşam ezanından sonra çıkıyor. Havadan yemlik değiştirmek için geçiyor. Vurabilirsek vuruyoruz. Ya bir ya iki kuş geçiyor. Av işi hastalık. Belkide 20 senedir av yapıyorum ama bir şu çulluğun avına hiç doyamadım. Bazen seviniriz bazen üzülürüz. Saç baş yolarız. Çulluk avı, bence avın kralıdır.
Sigaradan son nefesi çekip izmariti karların üzerine atıyorum. Pür dikkatim. Sinirleniyorum. Hadi be mubarek geç artık. İlerimde ki arkadaş tipinin sisinde belliki tüfeğini havaya kaldırmış bana sesleniyor. Hikmet ben gidiyorum diyor. Umudunu yitirdi kesin. Artık kuşun nizami geçiş süresi geçti. Hakem uzatmaları oynatıyor artık.

Böyle bir akşam kuş olmayacakta ne zaman olacak. Günün anlam ve önemine aykırı bir durum.

Birden dönüş yolundaki arkadasın sesi duyuluyor. Hikmet geliyor çulluk. Bakıyorum ama yok. Hani nerde. Arkadaki arkadaşın 2 el atışını duyuyorum. Sesleniyorum vurdunmu diye. Vuramadım diyor. Ekliyor: çok alçak geldi ve beni górünce döndü.
Tekrar olaya konsantre oluyorum. Biri geldiyse ikinciside gelebilir.
Ve çok geçmiyor sağ ileriden tipinin içinden sol aşağıma doğru ağaçların arasından akıyor. Mesafe 40m 2 tane aralıklı yapıştırıyorum ama nafile kuşu dûşüremiyorum. 2 fişekte arkadaş atıyor o da düşüremiyor. Kuş doğru kaymakama şikayete gidiyor. Sinirleniyorum geriliyorum. Üstüm, başım, tüfeğim kar tutuyor. Üstümdekı karları döküyorum. Tüfeğin üstündeki karları elimle siliyorum. Üşümüyorum ve her yer gündüz gibi aydınlık. Kar gözlerime doluyor. Gözlerimi siliyorum.
Vee bu yılın süprizlerıni bana doğru gelirken görüyorum. 2 ördek. Gözlerim parlıyor. Ama ne şanski onlarda alçaktan ve hızla tam sola kırıyorlar. 50 m den bir iyi bir kótü 2 atış yapıyorum ama buda karavana. Gidenemi yanarsın gelenemı bakarsın şaşırdım. Ya bu akşamki kuşların hepsimi solcu. Bendekide ne nişancılık, askerliği nerede yaptık bilmiyorum ki. Yoksa fişeklerin ucunda saçmamı yok. Gerçi mazeret göt gibi herkeste bulunurmuş.

İşin doğrusu biz biraz yaşlanmış, yıllar yılı ciddi bir av yapmaya yapmaya biraz hamlamışız.

Son fişeğimi tüfeğin alt namlusuna sürüyorum. Niyetim bozuk. Bir daha sola dönen olursa kesin vuracağım. Arkadasın yanına yaklaşarak bana bir fişek ver diyorum. O da ağlıyor. Hazırlıksız geldim son iki fişeğim tüfekte diyor. Çaresiz yerime dónüyorum. Son dakikalar yoksa avı bitiriyorum.

Ve tekrar omuzluyorum çifteyi. Namlunun ucunda gidiyor. Son fişeğim ve tetiğe bir türlü dokunamıyorum. Çulluk yine bir anda sola dönüyor. Döner dönmez asılıyorum tetiğe. Fındık dallarının arasından bembeyaz karların üzerine yaralı düşüyor.

Bu iş bu kadar. Hadi bana eyvallah 🙂

Şubat 2012
scopolax rusticola
woodcock
beccaccia

Öne çıkan

Korkma. Bu gece gelemezler…

Akşam olmak üzere. Derenin iki kolunun birleştiği yerdeyiz. İki tim yerde oturuyoruz. Bölük komutanı ayakta ve karşısındaki 5-6 korucuya bağırıyor.
– Gördüğünüzü ne söylüyorsunuz. Bu gece bu askere birşey olursa bunun hesabını kim verecek. Söyleyin kim verecek…

Yıl 1999 bir kış ayı. k.ırak sınırdan 5-6 km içerideyiz. Vadinin yamaçları kobra helikopterler tarafından gün boyu vurulmuş. Gelen haberler güzel yönde. Boşuna gelinmemiş buralara. Akşam olurken üst devremiz teskereci tim’e ve bizim tim’ e emir geliyor. Hemen vadiye inin diye. Günün son saatlerindeki bu emir bize hoş gelmiyor. Hemen vadiye iniyoruz. Derenin iki kol olup birleşip aktığı yerde ağaçların arasında çöküyoruz. Bölük komutanı ayakta koruculara bağırıyor. Korucular başlarını öne eğmiş onu dinliyorlar. Bizde dinliyoruz.
– Gördüğünüzü niye gördük diyorsunuz. Bu gece bu askere birşey olursa hesabını kim verecek. Burası sıkıntılı bir yer. Bu kadar askerle burası ne tıkanır ne pusu atılır. Kimsede bize yardım edemez.

Tüylerimiz diken diken oluyor onu dinlerken. Bizim tim 14 kişi. Üst devreler 17 kişi. Korucular 5-6 kişi ve 2-3 de itirafçı. 40 kişi varız yokuz. Ana birlik 1.5km yukarıda. Biz metina’ya çok yakınız. Gündüz tepeler vurulmuş. Akşam buraya indiğimiz kesin görülmüş. Öyle bir bok’a saplandıkki felaket bir yerde pusuya yattık.

Derenin iki kol olup birleştiği noktada 40-50m yükseklikte bir tepe var. Teskereci tim tepe hakimiyeti için oraya yerleştirildi. Bir nevi bölük komutanı tarafından korundular. Onlara biraz daha yaşama hakkı verildi.
Biz de derenin akış yönüne doğru 10 metre yakın aralıklı dereye takribi 10 m uzaklıkta bazen 2 kişilik bazen 3 kişilik mevzilere yerleştirildik. Cephemiz dere ve yaklaşık 100 metrelik bir alana hükmeder olduk. Korucuların ve itirafçıların nereye yerleştirildiğini ise bilmiyorum. Onlar muharebe deneyimine daha haiz oldukları için onların nerede olduklarını çok merak ediyordum. En bok’tan yerde oldukları kesindi.
Öyle sıkıntıdaydık ki önümüze baktığımız gibi arkamızada bakacaktık. Arkamızda emniyetçimiz yoktu. Tepe emniyetimizi alan ve derenin girişini tutan üst devreler bir çatışmaya girersek bizi bile vurabilirlerdi. Tüm hazırlığımız yarım saatte bitti. Karanlık çöktü. Rüzgar başladi. Ağaçların şakırtısı derenin şırıltısını bastırdı. Kış olmasına rağmen herhalde sıkıntıdan soğuğu hissetmiyordum. Dedim kendi kendime. Hikmet sabaha ya ölü çıkacaksın ya diri. Üçüncü ihtimal yok. Ayet el kürsiyi defalarca okudum tevbe ettim. Ölüm bi sikim değil öteye mundar gitmeyelim.

Besmeleyi çekip mevzideki arkadaşımın yanına oturdum. Bıxı’yi kontrol ettim. Yedek 100lük mayonu tüfeğin yanına yerleştirdim. Çantadan el bombalarımı çıkarıp birini üzerime alıp diğerini tüfeğin yanina koydum. Basit çakımı cebimdemi diye kontrol ettim. İçimden bir ses bana başka yerlerdeki askerler belki bizi ve geliş istikametimizi gözetliyor olabilirler diyor. Gelişi bize haber ederler diye düşünüyorum.
Mevziler sessiz. Tim karanlıkta kaybolmuş. Arkadaşla bile konuşmuyorum. O da konuşmuyor. Hiç bir ek emir yok. Saatler geçmek bilmiyor devamlı gözetleme yapıyoruz. Rüzgar vadi boyu uğuldayarak akıyor. Derenin içinden çatırtı sesleri geliyor zaman zaman. Eller tetikte ama dokunamıyoruz tetiğe. Emin değiliz net göremiyoruz. Tetiğe hatalı dokunup hem ganimeti kaçırmak hem de kendimizi tehlikeye atmaktan korkuyoruz. Stresli ortamda sakin kalabilmeyi geçte olsa öğrenebildik.

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyor. Saatlerse geçmek bilmiyor. Hareketsizlikten uyuştum. Yorgunluktan göz kapaklarım düşüyor engel olamıyorum. Tavşan uykusundayım en küçük seste irkilerek uyanıyorum. Dikkat kesiliyorum gözlerimi sonuna kadar açıyorum, hızlı bir gözetleme yapıyorum. Oh neyse bir anormal durum yok. Ağaç aynı ağaç yerinde duruyor. Üç kaya vardı yine üç kaya var önümde. Ne eksik ne fazla. Uykum açılsın diye boynumu çeviriyorum kıtlatıyorum. Dizlerimi birbirine vuruyorum, kollarımı gerdiriyorum. Sigarada içemiyorum. Tim de çıt yok ama dereden zaman zaman sesler geliyor. Bu en sıkıntılı pu su görevimiz. Soğukta aman vermiyor. Eklemlerim sızlıyor, gözlerim yaşarıyor. Ne sabah ne de gelen giden oluyor. Mevzi arkadasımla saatlerdir 3 kelime konuşmadık. Geriliyorumda geriliyorum…

Birden solumdan bana doğru gelen birinin sülietiyle dikkat kesiliyorum. Bu tanıdık itirafçı aslan. İtirafçıların en sağlamı. Tim komutanlığı yapmış güçlü ve yetenekli eski bir militan. Eşkiyalık zamanlarında dost kurşunu ile yüzünün sol yanından feci yaralanmış, yüzünün coğrafyası fena bozulmuş.

Selam verdi yanıma oturdu. Durum ne aslan dedim.
-Korkma. Bu gece gelemezler. Çok zayiyat verdiler bugün. Toparlanıp baskına gelemezler artık. Dedi.
Fazlada oturmadı ve gitti. Biraz sonra baktım ki timde istirahat emareleri gözleniyor. Demek ki stres biraz düştü. Arkadaşa nöbetlese biraz istirahat edelim dedim. Pançoya bürünüp yatıyorum. Çok yorgunum biraz uyukluyorum. Sıkıntıdan uyanıyorum. Mevziye geçiyorum arkadası istirahate göndeririyorum. Sabah artık çok yakın. Kar başlığım olduğu halde soğuk yüzümü tıslıyor. Gözetlemeyi pür dikkat sürdürüyorum. Derenin sesinden baska da ses duyulmuyor. Koca gece bitmek üzere, fecr aydınlığı tepelerde belirmeye başladı. Gün artık yarım saat içinde doğacak. Zor gece bittı artık. Yavaşça toparlanıyoruz.
Gelemediler bu gece gelmediler. Oysa gördüler büyük ihtimalle bizi. Pusu atmadık bu gece bız onları meydana davet ettik. Ama yanlış yerde yanlış konuslandık. Onlar ya hile sezdiler yada yeterli kuvvetleri yoktu. Belkide bizim ana birlik bizi arkadan bir timle destekledi onu bilemiyorum. Eğer gelselerdı çok sıkıntılı bir gece olacaktı.

Artık gün doğdu. Üs’se dönün emriyle mevzilerimizi terk edıp yola koyuluyoruz.

NOT:Bu bir çakırsöğüt anısıdır.

Öne çıkan

Kara zıpkalılar…

Üstten aşağıya simsiyah giyinmişler. Başlarında iki ucu bağlanmış siyah bir mendil veya kalın bir bez parçası. Üstlerinde sanki likralı gibi vucutlarına yapışan siyah bir gömlek. Altlarında kalçadan biraz bol, paçadan dar siyah bir pantolon. Ayaklarında siyah bir bot.
Bazılarının tabancası var, hepsinin belinde kısa kılıç. Bir taraflarında çakı, bıçak, tütün tabakası. Diğer taraflarında matara yada azık çantası. Göğüslerine çaprazlama astıkları fişeklikler. Boyunlarından asılan küçük metal kutuda mukaddes muskaları. Ellerinde vatandan sonraki en önemli şey, yılan gibi duran mavzerleri.
Fotoğraflar kimbilir nerede çekilmiş. Çoğunun sıla’dan çok uzaklarda çekildiği belli. Her bir fotoğraf en az 90 senelik. Poz’da vermişler görün ki nasıl. Bizim askerlikte çektirdiğimiz alengirli pozlar gibimi. Kimi çatık kaşlı, kimi mahsun yüzlü. Kimi de derin düşüncelerde. Bazısı da sanırsınız eğlenceden gelmiş, yüzü gülüyor. Kararlılar, ölüme her an koşarcasına gidecek gibi. Cesurlar ve herşeye hazırlar. Hele 5’i 6’sı bir araya gelmiş siyahlar içinde cehennem zebanileri gibi…

Toplanmışlar bir araya, kara kader gibi kapkaralar. Kemençeci çalıyor yüzleri gülüyor, bir ritim horon oynuyorlar. Karadeniz gibi köpürüyor,çalkalanıyorlar. Ölüme dimdik hazırlar. Horon oynayarak gidiyorlar.
Onlar yurtlarından yüzlerce kilometre uzakta, herşey vatan sloganı ile sıla’larından, eşlerinden, çocuklarından,analarından ve babalarından gönüllü ayrılmış Giresun Uşakları. Birinci cihan harbinde, Sakaryada,Kafkas cephesinde, dumlupınarda,inönüde ismini tarihe kan ile yazdırmış namıdiyar Kara Zıpkalılar. Onlar o zor günlerde, yurtları işgale uğramadığı halde gönüllü yurtlarından kopmuş ve vatanları uğruna can vermiş isimsiz Giresun kahramanları.
M.K.Atatürk’ün bile yakın koruma olarak aldığı.. Meclise bile muhafız olarak beğendiği yiğit ve gözü kara Giresun uşakları.
Bu vatan için sıla’larından kopmuş, ailelerine mezarlarını bile bırakamamış, sadece siyah beyaz puslu fotoğraflarda kalmış o isimsiz kahramanlara yüce Allah’tan rahmet ve afiyet diliyorum.
Mekanları cennet olsun. Allah hepsinden razı, Resulullah şefaatçi olsun…
Amin…

Öne çıkan

Daldan 3 elma düştü…

Sene 1995 yılı galiba. Yani milattan 1995 yıl sonra bir eylül ayı. 4’e 4 çapında bir tam’da (tam:kiler,depo) komşumuzun fındığını bekliyoruz. Komşumuz celal amca ayağını kırdığı için harmana gelemiyordu. Fındık harmandan tam’a çoktan kaldırıldı da satışı bekleniyor. Celal amcanın durumu da böyle olunca fındık seyitle bize emanet edildi. Fındığın sahibinin oğlu seyit, ben ve köpek her gece tam’dayız . Operasyonel birlik gibi yüklü ve hazır kıtayız.
Yaş 19-20 ne güzel zamanlar. Sağolsun seyit beni bakıyor. Kuruyemiş ,meyve çay,bisküvi ve efes bira. Altımızda 4ton fındık,kimi çuvallanmış kimi çeç. Yerden 1.5 metre yukarda fındıkların içinde şakır şukur geziyoruz. Fındık yemek serbest ama ayrılmış kırıkları yemek şartıyla. Seyit sırf kafadan hasılat hesabi yapıyor. Bir karış ekranlı siyah beyaz mini tv oda çekerse tek kanal.
Birde radyomuz. En büyük eğlencemiz de bu. Her gece Beyaz dinliyoruz. Beyazıt öztürk o zamanlar radyoda meşhurdu. Kızlarla karılarla dalga geçiyor, o nu dinleyıp kıkır kıkır gülüyoruz. Adamda espirinin bini bin para.
Celal amcanın kırıkkalesini sökmüştük. Monte edene kadar canımız çıkmıştı. Onu hiç unutamam.
Köpek dışarıda ürse seyit elde silah müdafaya geçiyordu. Ne günlerdi o günler.
Çok yağmurlu bir gece. Dışarıda kıyamet kopuyor. Çatıya vuran yağmur sesinden birbirimizi duyamıyoruz. Bir ara köpek havlamaya başladı. Seyit elde silah dışarı çıktı. Dışarıda biri bize çağırıyor. Seyit cevap veriyor. Gelen bizim rahmetli serhat. Elde lux ışığı yanımıza gelmiş. Amaç hem ziyaret hemde benle bıldırcına gitmek. Ekip tamam. Gırla kıyamet gırgır şamata gidiyoruz.
Ne olacak üç genç bir araya geldimi her telden bir ses. Yanlız rahmetli gelince biraz huzurumuz kaçıyor. Eli ayağı durmuynr. Bir aşağıda bir yukarıda. Seyit kızınca o yıllarda iki kelimeyi çok kullanırdı. Köfte hor ve kitapsız.
Serhata bağırıyor. Lan köfte hor biraz kıçın yere otursun.
Neyse saatler geçtikçe ortalık biraz sakinleşiyor. Ama bu seferde serhat’te fındık yeme başlıyor. Nasıl bir fındık yeme. Mazallah 10 fare bir araya gelse bunu yapamaz. Yiyip yiyip sağa sola kabuklarını saçıyor. Tabi seyit duramıyor. Ya kitapsız serhat bari kırıklarını ye. Ulan akşamdan beri yarım çuval fındık yedin.
Serhat anlarmı birkaç laf da sokuyor seyide. Yemeye devam. O gece seyit bir kaç defa daha uyarıyor serhatı ama nafile. Dışarı da yağmur şiddetli devam ediyor. Serhatla ben bıldırcın aramaya çıkçaz ama ıslanmak tan korktuğumuz için bir türlü çıkamıyorz. Seyit yatın lan bu yağmurda başka işiniz yok mu diyor.
Işıkları söndürdük her birimiz bir yerde yatıyoruz. Yanlız serhat la ben konuşuyorum. Acaba kuş çıkmış mıdır. Çıkarmı. Çinkoya dan diye birşey düşüyor. Serhat bağırıyor. Hikmet kalk. Bıldırcın çatıya düştü.
Yan taraftan seyitin sesi geliyor.
-hee Bıldırcın düştü. Çatıya ağaçtan elma düştü.
🙂

Öne çıkan

Maziye bir bakıver…

Elimde yarmaça(uzun odun, okulda soba yakmak için) parçası gide gele okula bende usandim. Hocalarda yorulmuş olmalıki bizlerden bitirme sınavlarını basit yapıyorlar. 6 yıl olmuş ilkokula başlayalı bir 6 yıl daha gitsem anca bitecek. Hoca güya bana bitirme sınavında matematik sorusu soruyor. Ağaçta 10 kuş var. Tüfekle birini vurdum kaç kuş kalır.
Hiç kalmaz hocam dedim. Nasıl olur dedi. Diğerleri korkup kaçmıştır dedim. Hoca güldü. Tamam git dedi.
Sene 1960 li yıllar. Okulu bitirdim ya okumuş bir adam olarak babamın yanına gittim. Görelede sergicilik yapıyorum. O yıllar görele de elektrik yok. Su yok yok anam yok. Tamlarda yatıyoruz alışveriş yapıyoruz.
Görele o yıllar köy misali. İnekler yollarda otluyor. Köpekler çakal kovalıyor. Bit adam yiyor. Geride kalanların da kanını sivri sinekler emiyor. Görele o yıllar ne sokak ne cadde. Tarla bahçe..
Sohbeti dinleyen başka bir abi gülüyor ve…
Anneme dedim ki. Anne görele de sarap bahçesinde yer satılıyormuş. Köyden yer satalımda oradan bir yer alalım. Annem kızdi bana. Oğlum. Çakalmı bağartıcaz orada. Derlerdiki…
Demirci mehmet daylı köyündeki tüm yerlerini satıp çarşıdan yer alıp oraya göçmüş. Herhalde demirci mehmet aklını oynattı.
O yıllarda köy değerli imiş. Göreleye bakan yokmuş. Bataklik ve sivrisinek yuvası bir yermiş.
Dedem anlatırdı. 7 sene ilkokul 1 e gittim. Baktım 35 sene de bu iş bitmeyecek okulu bıraktım. Bari matematiği öğrenelim diye kahvehaneye gitmeye başladım. 51 oynaya oynaya matematiği kahvehanede öğrendim. Hemen kardeşimle bir bakkal dükkanı açtık ve ticarete başladık.
Tabii o yıllardaki ticaret şimdiki gibi değilmiş. Satılan şeyler tuz,yağ,gaz,şeker,bez,sabun.
Hiçbir esnafın kasasında tedavüldeki en büyük banknotu bozabilecek para yok. Zaten tüm görelede o paralara sahip 3 kişide yok.
Takım elbisesi olan çok az. İnsanların 2.bir elbisesi yok.
Araba çok az. Köylere patikalarla ulaşılıyor. Görele sokaklarını geceleri belirli yerlere asılan lux lambaları aydınlatıyor.
Gazete,dergi,televizyon hak getire. Tüm görelede 3 radyo yok. Olanlarda akülü sistem ve kahvehanelerde. İnsanlar orada radyo dinliyorlar. Ajanstan haberler.
Yurttan sesler…
Spiker anons geçiyor. Şimdi kürdi hicaskar bir parçayla ankara radyosu devlet sanatçısı Behiye Aksoy huzurlarınızda.
Maziye bir bakıver. Neler neler bıraktık…

Öne çıkan

Hırsız nesil….

Gece bilinmez bir saat. Kasaların üzerindeki tenteyi biraz araladım. Mis gibi yafa portakallar ay ışığında parlamaya başladı. Birer ikişer koynuma dolduruyorum. Birden elimi bir el yakaladı. Bir baktım ki bekçi. Tabi bende bed beniz attı.

Ne yapıyorsun lan dedi.

Bekçi amca dedim. karnım çok acıktıda portakal alıyorum.

Ulan milletin portakalını çalıyorsunuz bir de acıktım mazeretini üretiyorsunuz. Kimin nesisin sen dedi bana.

Bende masumane bir ses tonu ile. Bekçi halidin yeğeniyim dedim.

Birden gürledi bekçi.

Ağzına tüküreyim hepte bekçi halidin yeğeni olursunuz. kaybol bir daha görmeyeyim dedi seni buralarda.

………………………………………………………………………………

Bir salı pazarı çarşıdayım. Millet alışverişte. Bir kadın yere parasını düşürür ve ben de çevik bir hareketle hızla paranın üzerine oturdum. Kimse farketmedi hareketimi. kadın uzaklaşır uzaklaşmaz parayı yerden alıp tam sıvışacakken bir arkadaş meğer beni izliyormuş ve bana gördüm yaptığını seni o kadına söyleyeceğim dedi.

Söylersen söyle yaa dedim. Ben almışım parayı farketmez artık….

…………………………………………………………………………

Manava diyorum ki. Abi bana şöyle 15 kiloluk bir karpuz seç. Oğlum diyor manav sen nasıl götüreceksin bu kilodaki karpuzu. Abi diyorum sen seç ben çok güçlüyümdür.

Manav tamam sen bilirsin diyor ve başlıyor tık tık vurup karpuzları seçmeye. Ben zaten çoktan seçmişim karpuzu. Manav arkasını döner dönmez kaptığım gibi yakalasın yakalayabilirse.

Artık akşamda olmak üzere ve ben arkadaşlarla bıldırcın beklediğimiz yere kan ter içinde ulaşıyorum. Lux ışıklarını fındık dallarına asmışlar bizi bekliyorlar. Bizi diyorum başka bir manavdan bir karpuz daha yürüten arkadaş var yanımda. Karpuzları kesiyoruz ve şapır şupur yiyoruz. Arkadaşın karpuzu kelek çıkıyor.

Vay anasını diyor . bir sürü de para verdim ulan şuna. :))

…………………………………………………………………………..

Abi diyorum dondurmacıya. Bir tane dondurma versene bana. Hani len para diyor. Yok diyorum sonra veririm. Gitlan diyor.

Elimi yumruk yapmışım içi kum dolu. Atarım dondurmanın içine diyorum. Çaresiz veriyor dondurmayı. Bizle uğraşılırmı be diyorum heyyyyt.

………………………………………………………………………

Fındık ayı kim uğraşır başak ile. Milletin toplanmamış bahçelerinden gece gündüz topluyoruz. Bahçe sahibinin biri bizi gece fındık toplarken farketti. Elinde lux ışığı bizi kovalıyor. Yahu lux ışığı ile hırsızmı kovalanır. Luxün ışığında gece bir güzel kaçıyoruz bahçelerde.

……………………………………………………………………………………

Tanış esnaflardan mal aldık pazarlar  satıyoruz. Satıyoruz da bakıyorum kıyıdan köşeden sergicinin malını millet araklıyor. Neyse bağırış çağırış bazı hırsızları yakalıyoruz ama fazlada birşey yapamıyoruz elim memleketindeyiz. Akşamı zor ettik eve döndük.

Bakıyorum da nesil hep hırsız olmuş.

Yıllarca gurbet hayatından sonra buralara döndüm. Şimdi emekliliğin tadını çıkarıp geziyorum. Pazar yerlerine uğrayıp etrafı kolacan ediyorum yine eski hırsızlıklar varmı diye. Nerede o günler. Bitmiş o yılların hırsızlıkları.

……………………………………………………………………

Burada yazdığım anılar bana anlatılan anılar. Anlatanların yaşlarıda 55-75 arası. Şimdi o günleri birbirlerine hoş anılar olarak anlatıyorlar. O yıllarda hırsızlık çok yaygın olduğu için pek yadırganmıyormuş.

Ve şunuda ilave ediyorlar. Neşe vardı aşırı gam gasevet yoktu diyorlar. Düğünler bayramlar panayır havasın da olurmuş.

Nerde o yıllar deyip ah çekiyorlar…….

Öne çıkan

İt Hasan….

O yıllar zor yıllar. Ekip dikme, çalışma ve eşşek gibi taşıma yılları. Çalışmamıza gündüzler değil geceler bile yetmiyor. Evde annem babam dahil 7 nüfus  var. Çarşıdan pek birşey alınamıyor tüm yeme içme evden. Biz iki kardeş belki 10 12 yaşlarındayız ve tüm çabamızla ev işlerine yardım ediyoruz. Diğer kardeşlerimiz küçük. Evde en çok tüketilen şey mısır ekmeği ve bizlerin asli görevi her hafta it hasanın değirmenine gitmek ve orada mısır unu öğütmet.

Biz iki büyük kardeş yinede ne kadar taşıyacağız her hafta değirmene gidiyoruz ve bu unu annem bir hafta dayandıramıyor. İt hasanın değirmeni çömlekçi deresinde. Belki 2 saatte gidiyoruz ve işimizi halledebilirsek 3 saatte dönüyoruz. Köyümüzün değirmenleri biraz daha yakın ama oraya göndermiyorlar büyükler. Hem öğüttükleri un dan yapılan ekmek çabuk bayatlıyormuş ve de değirmenin suyu az olduğu için çoğu zaman çalışmıyormuş. Ama çömlekçi deresinde ki it hasanın değirmeni dere suyu yeterli olduğu için yaz kış çalışıyormuş. Unu da kalıteli çıkıyormuş. Aslında bizim içi fazla farketmiyordu bizde mısır ekmeği beklemeye bayatlamaya zaman bulamıyordu ve hemen tüketiliyordu.

Yanlız o yıllarda değirmenler çok yoğundu herkes mısır ekmeği yiyordu ve buğday ekmeği yiyen zengin sayılıyordu. Babam bazen çarşıdan bir ekmek alır ve o nu bize pay ederdi. Adam başı ne kadar düşecek doyamazdık yemeye. O bizim pastamız böreğimizdi.

Bazen it hasanın değirmeni çok kalabalık olurdu ve o gün içinde unu öüttüremeyeceğimiz belli olurdu. İt hasan bırakın mısırı 3 gün sonra gelin derdi. Birde 3 gün sonra bir daha gel buralara. Çuvalların üzerine ismimizi yazar kar yığını gibi duran mısır çuvallarının üzerine kendi çuvallarımızı da bırakır çaresiz dönerdik. Bu arada soruyorum ne güzel isim takmışlar değirmenciye diye :))

Adam diyor kuru zayıf bir tipti. İki oğluyla gece gündüz yıl oniki ay 365 gün geceli gündüzlü bu değirmende çalışırlardı. Geceleri bile hiç durmazmış değirmen. İt hasanın gözleri ya yorgunluktan yada hastalıktan kırmızı idi. Her halde kudurdu veya ite benziyor diye lakabı  it hasan koyulmuştu.

Çok  zor ve çileli yıllardı. Hemen herkes için……

Öne çıkan

Acından ölse vermem…

Bir  abiden ilginç bir anı…

Yıl 77-78-79 ama 80 değil. Ecevit yılları belki. Devlet memuruyum evde 5 çocuk var geneli mektebe gidiyor ve kasaba,manava,bakkala hatta sütçüye bile borçluyum. Hanım bana dediki:

– Üzüm suyu sıktım bebeğe verdim almıyor. Benim sütümde yetmiyor. Sütçüdende isteyemiyorum sütü.  150 lira borcumuz birikmiş zatende süt vermiyor birşeyler yap.

Epey mahçup oldum. O yıllarda bakkallarda süt yok. Her mahallenin bir sütçüsü var. Başka sütçü mahalleye giremiyor. Yoksa diğeri kafa göz girer. Bütün mahallenin hepsi tek sütçüye bağlı. Oda çeşmede karıştırıp karıştırıp sulu sulu satıyor.

Gittim yanına. Bana dedi ki:

– Borç 100 lirayı geçtimi o kişiye süt vermiyorum. Sen devlet memuru olduğun için 150 liraya kadar kredi açtım. Prensip ettim. Vallah billah bebek acından ölse süt vermem….

Aradan uzun yıllar geçti şimdi emekliyiz durumumuz iyi . Çoluk çocuk hep çalışıyor. Onlar bendende iyi. Sütçüde ölmedi ama oda emekli. Sakal bırakmış camiden çıkmıyor. Onu görünce o dar yıllar ve acı hatıra aklıma geliyor ve ona takılıyorum.

O da ne yapayım diyor. Mecburduk böyle davranmaya….

Öne çıkan

Misina’nın ucu….

Bir yaşam tarzı bir merak bir heyecan bizdeki avcı’lık. Yıllardır pek çok şey den geçtikte bu heves ve hobiden  bir türlü geçemedik. Hep aklımızda kaldı av yapamadığımız zamanlar. O mis gibi yamaçlar, saçlarımızı yalayan rüzgar. Ya o yokmu bizi tepeden tırnağa ıslatan mubarek yağmur.

Hep o dağlar ve çoşkun akan dereler. Gözümüzü bile uyumak için yumduğumuzda hep ilk canlanan av hayvanları.

Tabiatıyla av bir zaman diliminde olur. Ve o zaman diliminde sende uygun olmalısın. Her mevsim yapılmıyor. Vicdani ve yasal bir durum. Kış aylarında kanatlı avları yaz gelince balık avları.

Balık avınıda doğru dürüst  yapamıyoruz ya. Bir pazar bir kaç saatlik dere eğlencesi. Amaç balıkta değil. Zatende pek yemiyorum. Amaç o derenin kokusunu almak. Suların şakırtısını dinlemek. Vadilersen esen serin rüzgarı doyasıya içe çekmek. Balıkla uğraşırken taştan taşa atlamak spor’un en güzeli. İnsanın yeni günde baldırları ağrıyor tatlı tatlı.

Bir merak bir hobi takıldık misinanın ucuna.

Umut onun ucunda çırpınan güzel bir balık.

Umut onunla gelen yaşama sevinci bizde……….

Öne çıkan

Maç sayısı mı,can derdi mi?….

Ne yapalım yazacak birşeyler bulamadıkmı sizleri çok sıkan askerlik anılarımızla yola devam ediyoruz. Ama okuyun bu da çok ilginç bir anı…

Artık askerlik bitti gibi ve bizler hakemin son düdüğü ile karşılaşmanın bitimini bekliyoruz. Zaten bizim hesaplarımıza göre de 2 gün fazla uzatma oynandı gibi…

Tam da bu ifadeye uygun olarak bu son dakikalarda tim  arkadaşları ile bir maç yapalım dedik. Yeni bir halı saha yapılmıştı ki tugaya sormayın. İzinde verdiler maçı oynamamıza.. Tim 2 ye ayrıldı. Ben benim guruptaki takım arkadaşlarına beni kaleye alın süper kalecilik yaparım dedim. Neyse ben kalede maç başladı. Süper kaleciyiz dedikya süperde goller yiyoruz. Maç tek kale mubarek. Ben ne kadar kötüysem takım arkadaşlarım da o kadar kötü. Dana yaşar’ın rekoru olan 7’yi geçtim daha sayamıyorum.

Dünyanın en iyi matematikçisi gelse o da sayamaz. Karşı takımda ki arkadaşlar onlarda sayamıyor. İş tam gırgıra döndü…

Bir atakla daha karşı karşıyayız. Bir top üzerime geliyorki tamam diyorum ve artislik bir hareketle çok agrasif şekilde topa uçuyorum. Topa dokundum dokunmadım veya gol oldu olmadı hatırlamıyorum.

Sert bir şekilde yere düştüm. Yanlız tüm sahadan müthiş bir bağırış var.

Hikmet kaç!!!!

Ne oluyor gibisinde başımı hızla kaldırıyorum ki belki bir karış mesafe var kale direği tam üzerimde. Olay anlık. Belki herşeyle aramda bir saniye bile yok. Ve ani bir hareketle başımı çekiyorum.

Küüüüüüüüüütttttt…

Diye o koca kale direği birkaç santimetre ile saçlarımı yalayarak yere düşüyor. Ağların içinde kalıyorum şoktayım. Arkadaşlar yetişiyor ve 5-6 kişi kale direğinin altından beni kurtarıyorlar.

Bende hiç bir şey yok. Kimi soruyor bir şeyin varmı diye. Kimide nasıl kurtuldun ondan tam başına geliyordu. Bazısıda hemen dönüşte kurban kes. Nasıl oldu diye soruyorum. Topa uçarken kale direğine dokundun diyorlar.. Hayret bir şey….

Allah’ın izniyle o müsübetten kurtulmuştuk. O direk ki bacak kalınlığında başıma vursaydı ben şimdi iyi halde kalmazdım. Belkide 10 yıllık mevta idim. Gülenlerde olurdu muhakkak. İneğe bak şırnak gibi yerde tezkereye gelmek üzere iken maç oynarken başına kale direği düşmüş ve gebermiş :))

Şimdi bir anı olarak hatırlıyorum da  buz gibi oluyorum…

Allah korudu… Bir saniyem bile yoktu belki de……

Öne çıkan

Yazın… Buna 3 gün…

Yine müsadeniz le eskinin masallarından bir askerlik anısı anlatmak istiyorum.

Yıl yanılıyor olabilirim ama herhalde 1998. jandarma komando tugayı çakırsöğüt Şırnaktayız. Ay veya gün hatırlamıyorum. Alman televizyonu gelecek ve çekim yapacakmış. Bir gösteri tertip edilecekmiş. Almanlara türk komandosu profilini göstermemiz isteniyor. Saygın bir birlik olarak bizim tuga ve tabur gösteri için seçilmiş.

3 guruba ayırdılar. Birinci grup atış altında ilerleme ve sızma gösterecekki en eylenceli onların ki. Bir taraftan üzerlerinden aşırtma roket ve makinalı tüfek atışı yapılırken sis bombalarının altında ilerleyecekler. Tam bir şağultu onlarınki.

Diğer grup benim olduğum grup. Bizde 200 metreden yaklaşık 10 civarında bıxı’ci ve 5 roketçi belirlenen hedefe atış yapacağız. En zorda bizimki ne yapacağımız alenen gözükecek.

Son gurupta tugay spor salonunda spor yapıp devamında hamamda banyo yapacak :))

Hazırlıklara günler öncesinden başladık. Birinci grup çok neşeli eğleniyor. 3. grup hazırlık yapmasına bire gerek yok kala kala biz kaldıkki biz perişanız. Tabur komutanımız çok iddaali. Her birimizin 15 fişek atış hakkı var binbaşı bizden hedefte 15 de 15 istiyor. Bırakın onun dediğini 5 vuran yok. Roketçiler daha berbat onlar hiç vuramıyor. Binbaşı cey cey ateş topu gibi kızdığı askeri hafif hafif okşuyor. Kıyamet hergün başımıza kopuyor.

Bende zorhal 5 vurabiliyorum diğerlerinin çoğunun kağıdında hiç delik yok.

Şırnaktan bölgenin en iyi bixi cisi korucuyu getirdiler. Güya bize atış öğretecek. O inekte vuramıyor ki neyi öğretecek. Ben zaten kaderime razı oldum. Zevk almaya hazırız. En azından diğerlerinden iyiyim o benim şansım.

Neyse kıyamet günü geldi.. Uzun boylu birkaç alman televizyoncu birliğe  düştü. Adamlar tipten kaybediyor. Yüzleri textir kağıdı gibi. Belki biz rezil olunca gülmekten değişir diyoruz geçiştiriyoruz.

Atış alanında yerimizi alıyoruz. Adamlar her noktadan bizi çekiyor. Bizde kılıç gibi dimdik profil veriyoruz. Az sonra havamız sönecek ve kılıca oturacağız kesinde. Binbaşı başlıyor anlatmaya…

Tercuman çeviriyor.

– Bu atışın istatistiği 15 de 10 dur. Ama biz 15 de 15 yapmaya çalışacağız.

Ananı satayım taa… Adam hala farkında değil ya da dik duruyor. Ve atışa başlıyoruz. Baş hedefi 200 m ilerimde arpacıkla bir duruyor. Vuracağıma eminimde onun dediği gibi vuramam. Yüzüm çıttak gibi oldu. Bıxı ye öyle dayanıyorumki neredeyse çatal ayakları kırılacak. Ve

Bismillahirrahmanirrahim……

Tetiğe yumuşakça dokunup patlama sesini duymadan  çekiyorum. Sanki keskin nişancı tüfeği gibi bixi yi kullanmaya çalışıyorum.  Ya bir tane mermi yada 2 tane çıkıyor namludan. Eminim vuruyorumda ne vuruyorum bilmiyorum.

Atış bitiyor. Kalk emriyle ayağa kalkıyoruz. Hedef mahalline koşar adım marş…

Alman kameraman bizimle koşuyor. Ayaklarımızı, başımızı ve yan profilimizi çekiyor. Herkes atış yaptığı hedefin yanına geçiyor. Esas duruşunu veriyor. Bir göz hedefe baktım içim rahatladı. Vurmuşum ama kaç sayamadım.

Alman ekip tektek hedefide askeride çekiyor. Binbaşımızın yanında kurmay binbaşımızda var.

Hedefler boş. Bazısı 15 de 0 çekmiş. Bazısı 1 , bazısı 3….

Bimbaşımız perişan. Şeytan gibi bakıyor bizlere….

Sıra bana geldi. 7 vurmuş bu asker dediler. Sevincimden yeni doğmuş gibi oldum. Kameraman beni çekiyor. Kurmay binbaşı geldi ve beni yanaklarımdan öptü. Aferin oğlum dedi… Tarifsiz bir tat yine başarmıştım.

Tabur binbaşımız kurmay binbaşımıza veryansın ediyor.

-Şımartmayın efendim. Beni rezil etti bunlar.

Yanındaki askere döndü ve hepsinin isimlerini ve kaç vurduklarını yaz ve bana getir. Bu iş bitsin bizzat ilgileneceğim onlarla.

Birde roketçilere atış yaptırdılarki oda vahim….

Ama benim havama diyecek yok. Namım hemen yayılmış. Tim arkadaşları almanlara nasıl poz verdin anlat diye dalga geçiyorlar. Birde  taburun en iyi bixi cisi bizdeymiş şaşırdık diyorlar.

Olaylar bitti ama ertesi gün tabur iştima var. Binbaşı ateş gibi yakıyor. Allah diyorum belki yırtarım. Umudum var. Çıksın diyor dünkü süper bixi ciler. Taburun önüne çıkıyoruz. Anlatıyor.

-Bu arkadaşınız 15 de 1 vurmuş. Elindeki kağıda bakarak ve isim sorarak. Allah o nasıl tokat. Arkadaş yere düşmemek için nasıl çabalıyor. Diğerine sende hiç isabet yok. Ona da bir destekli.

Bana en yakın arkadaş 3 vurmuş. Onada okkalı bir tokat. Ulan altıma edicem dayanamıyorum. Kesin banada bir nasip var bu işte diyorum. Bir tokat yesek sıyrılıp elini öpücem sağol komutanım diye. Ulan ne hallere kaldık..

Sıra bana geliyor. Hızla geçiştiriyor beni..

-En iyi vuran bu arkadaş ama oda yeterli değil.

Bana tokat vurmuyor. Ama o beni anlatırken ben yasini hatmediyordum :))

Beni göstererek bu arkadaşa 3 gün ceza verdim yaz yazıcı..

Buna 5 gün.   Buna 10 gün, buna 12 gün………..

Sonradan affetmiş duyduk. Yinede Allah razı olsun. Çok sert ve o kadarda sempatik bir adamdı. Tam bir komando idi…. Onunla ilgili bir anımızı daha önceki bir yazımda anlatmıştım…

Bu arada diğer guruptaki arkadaşların gösterileri Rambo filmlerini aratmayan sahnelerle doluymuş. Epey güzel olmuş…

Öne çıkan

Dumanlı dağ….

Yine bir askerlik anısıyla devam ediyoruz. Hüzünlü bir hikaye ile …

İzmir Yenifoçadayız. 1998 yılının ocak ayı. Artık acemi birliği bitmek üzere. Üzerimizdeki acemilik baskısıda artık son buldu gibi. Son ve uzun bir intikal için hazırlık yapıyoruz. Koca alay Menemen ilçesi yakınlarındaki Dumanlı dağa yürüyeceğiz. Bize söylenen yaklaşık gidiş geliş 100km civarında olduğu.

Sabah kırağısı ve dondurucu soğuğu altında hareket emri veriliyor. Tabi hepimiz yürümek için heyecanlıyız keza iliklerimize kadar soğuk işlemiş durumda. Ve intikal başlıyor. Dere tepe devam ediyoruz. Bu arada bir sağanak yağmur başlıyor ki işler berbat oldu kesin. Sucuk su devam ediyoruz. Mubarek yağdıkça yağıyor. Binlerce asker bir ip gibi çaresiz gidiyoruz. Önümüzden kaç kişi geçti bilinmez çamur dizde… Perişanlık hat safhada.

İtaatsizlik olamaz yoksa boku yersiniz. İnadına gideceksiniz. Öğleden sonra kopmalar başlıyor . Yağmur şiddetini azalttı ama yinede devam ediyor. Yorgunluk anlatılacak gibi değil. Perişanlık cabası….

Akşam saatleri ile dumanlı dağın eteklerinden tırmanmaya başlıyoruz. Çam ormanları sisli ve soğuk. Ve ürkütücü….

İntikal aralıksız devam ediyor.

Ön kısmımda bir kalabalık oluştu. Rütbeliler sert emirlerle askeri devam etmeye zorluyor. Olay yerine  yaklaşmaya başladıkça herşey netleşiyor. Bir asker uzanmış yatıyor. Yanında iki rütbeli bir tane doktor birşeyler yapmaya çalışıyorlar. Rütbelilerden biri durum bildiriyor telsizle.

– Komutanım asker yığıldı kaldı. Hareketsiz. Müdahale ediyoruz. Helikopter gerekli.

Askerde hiç hareket yok. Sırt üstü yatmış. Bir an gördüm yüzü ne yağmur damlaları düşüyor. Hiç tepki yok. Bizi intikale devama zorluyorlar. Son kez bakmak için dönüyorum…

Haber hemen ulaşıyor. Ailesine de ulaşmıştır. Dumanlı dağın yamaçlarında can veren bir garip var. Bir çınar yıkılıyor bir ailenin ocağına ateş düşüyor.

VURULMUŞ ALNINDAN UZANMIŞ YATIYOR…

BİR HİLAL UĞRUNA YA’RAB, NE GÜNEŞLER BATIYOR.

Ne güzel anlatıyor bu dizeler o anı. Gitti ataları gibi cennet mekana… Bir ocak yıkıldı viran oldu. Bir anne bitti yok oldu…

Bir mehmetcik şehit oldu….

Allah rahmet eylesin….

Öne çıkan

Kurt köpeği….

Şırnak’ taki birliğimizde pekçok çoban köpeğinin arasında bir de kurt köpeği vardı. Heybetli ve tipli bir hayvan olduğu halde bir o kadarda miskindi. Gece gündüz koğuşumuzun önünde yatardı. Fakat bu hayvan çok ilginçti ki bizimle vatan savunması için operasyonlara çıkardı :))

Ne zaman görev için hazırlansak oda içtimaya geçerdi. Hayvan sezerdi birşeyleri. Aç arık arazide bizimle birlikte gezerdi. Havlamaz huysuzluk yapmaz disiplini asla bozmazdı. Göreve çıkan araçlara zorla binip arkerlerin arasına sıkışırdı. Askerler onu görünce kıkırdaşır: İt’te görev sorumluluğu var. Biz gitmesek diye dua ederken o gitmek için can atıyor derlerdi. Görev bitince de bizim koğuşun önünde gece gündüz yatardı.

Bir sabah helikopter pistinde görev için toplandık. helikopterlerin biri inip biri kalkmaktadır. Timler uçar hareket bölgeye indirilmektedir. Bizim it’te korku dolu gözlerle helikopterleri timlerin arasından izlemektedir. Ben görmedim arkadaşlar şöyle anlattılar. Cesaretini toplayan köpek bir helikoptere binmek için hareketlenir. Fakat onu gören helikopter teknisyeni astsubay yüksek sesle ve el hareketleriyle onu kovmaya çalışır. Hayvan helikopterin sesinden korkmuş ama ısrarcıdır binmek için. Sağa sola koşar helikoptere binmek ister. Teknisyende bindirmemek için kararlıdır.

O anda helikopterin içindeki tim astsubayı teknisyene bağırır.

-Bırak o bizden.. bizim eleman…

Bu hayvan çok geçmez kaybolur. Arayanda olmaz. Zimmetli olmadığı için herhalde. Ya arazide bırakıldı ya öldü ya da saf değiştirdi kimbilir. Ama tatlı bir anı ve isimsiz bir vatansever olarak belleklerimizde kaldı.. NOT:Bu bir çakırsöğüt şırnak anısıdır.

Öne çıkan

Atmaca…

Ağustos yağmuru gece boyunca yağmış ve doğayı sırılsıklam ıslamıştır. o güzelim yaz sıcaklarının ateşini bu yağmurlar dindirmiş bir kış havası şekline bürümüştür. Gün doğumu ile gecenin fırtınası dinmiş güneş ufukta bulutların arasından kendini zar zor göstermiştir. Hakim bir dala konmuş ve çelik gibi bakışlarıyla avını arayan avcı aradığı fırsatı bulmuşturki konmuş olduğu daldan aşağı kendini hışımla bırakır.

Her şey birkaç saniyede gerçekleşir ve atmacanın pençeleri arasında bıldırcın can verir. Avcı memnundur ve yüksek tonda tiz sesiyle tüm doğaya zaferini duyurur…

Siv siv sivvvv siiiiv siv siv siv…..

Bu keskin bakışlı çevik avcı ağustos ayı ile birlikte tüm karadenizde bir kaç aylığına dolaşmaya başlar. Uçan en iyi avcılardandır. Her avcıda olduğu gibi o da her zaman avını avlayamaz ama bir avın peşine düşünce o av %50 ihtimalle birkaç saniye içinde ölecektir. Avın ondan kurtulabilmesi için yoğun çalı çırpıya saklanması gerekir. Bıldırcın gibi bir kuşun peşine düşerse o av kesindir. Bu avcıdan kaçamaz.

Artvin ilimiz de asırlardır bu nedenle yakalanmakta ve bıldırcın avı için kullanılmaktadır. Artvin insanı için bir tutku boyutunda bir hobidir atmacacılık.

Benimde yırtıcı kuşlara karşı büyük bir sempatim vardır. Onların duruşları ve bakışları beni çok etkiler. Çocukluk yıllarımda maalesef bu hayvanı cahilce avladım. Şimdi çok pişmanım ama elden bir şey gelmiyor. Akıl verende olmamıştı o yıllarda. Şimdi onu ne zaman görsem hayran hayran seyrediyorum. Süzülüşü, seri manevraları ve keyif çığlıkları izlemeye doyamayacağınız lezzetler. Çıplak bir dala konup oradan olup bitenleri bir kral edasıyla izlemesi bir harika.

O besin zincirinin en yüksek halkası. Harika bir avcı ve göklerin hakimi. Tabiki büyük akrabaları hariç.

Sizlere artvin yöresinden bir atmacacı türküsünün dizeleriyle veda ediyorum.

Sabah oldu üşüyu.

Atmaca ötüşüyu.

Kaçırdım atmacamı.

Yüzlerim buruşuyu…

Öne çıkan

Baykuş….

Kuzey ırak’ta gece intikal ediyoruz. Bir ormanın içindeyiz. Mevsim kış, gece olmasına rağmen etraf aydınlık. Kar yok ama soğuk çok. Önden çök emri geldi. Hepimiz ip gibi vaziyette çöktük. Soluklanmak için güzel fırsat ama terli vucutlarımız üşümeye başladı. Beklenen kalk emri bir türlü gelmiyor ön taraftan. Ya bir sorun var ama anlamıyoruz.

Bir baykuş sesi geliyor derinden, uzaktan, karanlığı yırtarcasına.

Guuuuuuuk….Guk…Grugruuru grugru guuuk…

Yırtıyor sessiz dağları sanki bir paçavra gibi. İnsanın içine işliyor sesi. Biliyoruz ki eşkiya da bunu sürekli yapıyor ve arkadaşları ile haberleşiyor. Murat uzman kısık sesle:

Bu gerçekten baykuş eşkiya değil. Bu kadar ince taklit yapamazlar. Ve bilirmisiniz baykuş’un hikayesini diyor kısık sesle. Anlat komutanım diyoruz bizde kısık sesle.

İki aşık varmış diyor Murat uzman, erkeğin adı Yusuf’muş. Yusuf alamazmış sevdiğini bir türlü babasından. Fakirmiş garipmiş. Vermem diyormuş kız babası önce karnını doyursun sonra gelsin. Yusuf ve sevdiği kaçmaya karar veriyorlar köyden beraberce uzak diyarlara. Ve kaçış akşam karanlığı ile başlıyor. Dereleri tepeleri aşıyorlar elele.

Karınlar acıkıyor ve bir çeşmenin başında oturuyorlar. Yusuf çıkınını çıkarıp ekmek ve çökeleği seriyor sevdiğinin önüne. Karınca kararınca yiyorlar birlikte. Yol uzundur hemen kalkıp tekrar düşüyorlar yola. Ama bir müddet sonra yusuf sevdiğine dönüyor ve.

Yemek çıkınımızı çeşmenin başında unuttum.Sen burada bekle ben hemen alıp gelirim diyor.

Zaman geçiyor ama yusuf bir türlü sevdiğinin yanına gelemiyor. Kız korkuyor karanlıktan ve usul usul bağırıyor. Ama ne ses ne seda.

Kız diyorlar baykuş olmuş dağlarda. Bağırıyormuş sevdiğine için için. Yırtarcasına o karanlık gecelerde dağları ormanları.

Yusuuuuf. Çıkını buldunmu çıkını……..

Tüylerimiz diken diken olmuştu. Vay be sözcükleri döküldü bazılarımızın dilinden. Artık kalk emri gelmişti. Ve ağır ağır bir bilinmeze doğru yürüyorduk.

Ve o hala yusuf’unu arıyordu tüylerimizi diken diken ederek….

Öne çıkan

Mario’nun kuşları…..

Çoğunuz anlamayacak olabilirsiniz çizgi romanları. O çocukluğumun yaşandığı 80 li yıllar. Televizyon tek kanal, telefon olan ev zengin mıntıkası, sinemalar tıkış tıkış. Gazeteler yine çok. Bizler çocuk ve çizgi roman hastalarıyız. Tommıx’ler texas’lar, zagorlar, swıng’ler daha neler neler. Onlar bizim çocukça hayeller yaşadığımız yıllar. Ve süper kahramanlarımız. Gizli gizli okurduk onları. Büyükler kızardı yaramaz işler diye. Vahşi batıdan girer çin seddinden çıkardık o yıllarda. Defalarca tekrar tekrar okurduk. Büyüklerimin yegane cezalarından biride onları sobada yakma tehditleri idi.

Dayak çekilir şeydide o yakma tehdidi işte o çekilmiyordu. İnsanın cinayet işleyesi geliyordu. Yaşımızda küçüktü çok yemezdik. Tam da katil olunabilecek yıllardı.

Eroin gibi değerlendirilen bu yayınlar bize tam bir tiryakilik yapmıştı. Paramı genelde onlara yatırır eve aç giderdim.

Hele o Sezgin Burak’ın ölümsüz eseri Tarkan var ya o benim idolümdü o yıllar. Her hafta alır defalarca okurdum. Harika çizimler ve mistik bir hava olurdu o mecmualarda. Kokuları bile harikaydı ki şuan eniştem bile bu gibi yayınları yapamaz basamaz.

Harika maceralar yaşadık bu tarkanla. Nelerdi bunlar. Gümüş eğer, Kurt kanı, Honorianın yüzüğü, wiking kanı, Mario’nun kuşları, Markus kalesi daha neler neler. Atilla’nın askeri bu cesur kahraman Sezgin Burak’ın kaleminde ve bizim gönüllerimizde hayat buldu. Çizimle yabancı yazarların bile çizimlerinden daha iyiydi. Hikayeler de bir okadar güzel. Anlatılamaz birşey.

Yazı başlığı olarak seçtiğim Maryonun kuşları isimli macera yarım yamalak aklımda. Güvercin besleyen bir adam macerada Tarkan’a yardım ediyor. Ve serüven bu ve onun gibi kişiler arasında sürüyor. Tabi bu yardımın bedelini Marıo canıyla ödüyor. şuan hatırlamadığım bir nedenden güvercinler serbest kalıyor ve Marıo’nun cesedi üzerinde uçuşup konuyorlar. Çok güzel çizimlerle bu duygusal an Sezgin Burak tarafından anlatılıyor.

Diğer maceralarıda bir harika. Şuan internet üzerinden maceralarına ulaşamıyorum. Ama fanatikleri birçok site açmış Tarkan ismine. Resimlere bakınca o yıllar aklıma geliyor ve tüylerim diken diken oluyor.

Sizlere saygılarımı sunar esenlikler dilerim. Hayatın sıcak renklerinde sımsıcak kalın.

Öne çıkan

Baba ay nerde?…

Ne bileyim eşşekoğlu eşek saat gecenin 3’ü olmuş yatmaya gitmiş besbelli.  Sen de yatsana artık yarın işe nasıl gideceğim:)))

Bıraksam sabahı edecek hergele. Kardeşi ve annesi uyuyalı saatler oldu. Bizimki gece şeri gibi dolaşıyor karanlıkta. Gözleri cam gibi açık benden oyun bekliyor. Bir gram uykusu yok belli. Işıkları kapatalı bir saat oldu ama o içerilerde geziyor usul usul. Durmadan alçak sesle birşeyler soruyor. 3 yaşındaki çocuğa ne anlatacaksın. Oğlum soba bile artık yanmıyor o bile uyudu diyorum. Baba soba diyor:)))

Bir ara aparmanların arasından ay göründü. İçeriler aydınlandı. Baba ay diyor ve seviniyor. Perdeyi açtım ay artık tam üstümüzde. Koltuğa oturdu ve izliyor. Baba ay diyor. Bu fırsattan istifade bir sigara içmek için başka odanın camına gidiyorum. Sigara biter bitmez çocuğun yanına gidiyorum. mahçup halde oturuyor. Ay gözükmüyor artık, apartmanların arasından kaybolmuş.

İşaret ediyor bana. Baba ay nerde?

Ula oğlum gitmiş. Onunda uykusu gelmiş galıba hadi uyu diyorum. Baba ay diyor. Nerde diyor. Ulan ay nasıl gidersin benim oğlumdan izin almadan. Seni seyretmeye daha doyamamıştı ki. Zoraki yatırıyorum artık canavar geliyor diye. Uyuyor saat 3’ü geçerken. Ben poku yedim .Nasıl kalkacağım sabaha.

Hadi hayırlı geceler sizlere. Allah rahatlık versin….

Öne çıkan

Korku nedir bilmeyiz…)))

Bu dedemden bir anıdır. Onun söylemi ile yazmaya çalışacağım.

Abim askere gitmek için annem ve babamla Görele’de askerlik şubesinde beklemektedir. Köyde kalan ben tahmini 15 yaşlarındayım, evde de bir  kız kardeşimiz olmadığı için bayanların yapacağı işlerde bizim üzerimizde. İneği doyurdum, sütünü sağdım. Mısır ekmeği pişirdim falan filan. Duydum ki askerler yarın yola çıkacaklarmış. Babam, anam ve abimin aç olabilecekleri düşüncesiyle işlerimi bitirip şeleğimi doldurdum ve akşam ezanıyla Sağlık köyündeki evimizden Görele’ye doğru  yola çıktım.

Yıl 1948-49. Memlekette elektirik yok ışık yok. Kabataş’tan aşağı inerken karanlık epey çöktü. Elimde lamba ve benzeri birşey de olmadığı için zar zor yürüyorum. önümde simsiyah bir yol var el yordamıyla yavaş yavaş ilerliyorum. Cillioğlu mezarlığına zar zor indim. Her taraf sessiz ve karanlık mezarlığın kenarından yavaş yavaş ellerimle yoklayarak ilerliyorum. insanın içine işleyen bir rüzgar mezarlıktan aşağı akıyor. Yanlış bir adım atarsam yoldan çıkıp bahçelere yuvarlanacağım garanti. Tabi hayıflıyorum kendimi neden işlerimi daha erken bitirip yola çıkmadım diye.

Elimle kaşları, taşları vr dikenleri  yoklayarak ilerliyorum. Birden elim sıcak bir nesneye dokundu.

Bir insan yüzü bu….

Dedem diyor ki siz olsanız kesin altınıza kaçırırdınız.

Tabi o dokunuşla huop noluyo kimsin diye bir ses geldi yüzden. Tanımıştım hemen dokunduğum yüzü diyor dedem. İsminide söylemişti ama bana şimdi hatırlamıyorum.

Kendimi tanıttım diyor dedem. Anamla babamın yanına çarşıya gittiğimi söyledim. Dokunduğum kişi köyün yaşlıların dan biri. O da çarşıdan eve gidiyormuş.

Dedem korku  ile ilgili zaman zaman bu gibi anılarını anlatır ve bizim korkularımıza gülerdi. Gerçekten de korkuyla alakası olmayan biri olduğunu zamanla öğrendik.

Selamlar saygılar….

Öne çıkan

Keltek girebi…..

Bilmeyenler o da ne yahu diyorlar dır kesin. Girebi dedikleri alet yöresel bir ağızla küçük basit bir balta diyelim. Bilek kalınlığındaki dalları kesmek için kullanılır. Keltek kelimeside şuradan gelir ki: girebiye ağaçtan bir sap yaparlar. Tıpkı balta veya keser mantığıyla aynıdır. Ama zamanla bu sapın grebiye girdiği yuvadaki çivilerin yatağı bozulur ve sapla girebi ayrı ayrı sallanır. ve girebi iş görmez hale gelir.

Gel gelelim olmuş olaya…

Eniştem anlatır. 3 kişi arasında geçmiş bu olayda ki 2 kişi eniştemin babası ve amcasıdır.

Zaman hasımcılık nedeniyle karadeniz’in çalkalandığı yıllardır. Bölge texas’a dönmüş insanlar birbirini vurur olmuştur. Eniştemin babası bir arkadaşı ile bir akşam bir patika önünde dikenlerin arkasına saklanırlar. Ellerinde keltek girebi vardır ve sallayınca tıpkı tabanca mekanizma çalışması  havası vermektedir. Bu şekilde akşam oradan geçenleri feci şekilde korkutmaktadırlar. Hızlıca sallanan keltek girebi sesini duyanlar aha şimdi beni hasmım yakaladı ve tabancaya fişek sürdü diye çok korkarlarmış.

Zaman eğlenceli biçimde geçerken, mıntıkadan geçme sırası eniştemin amcasına gelir. Amcası o yıllarda çok namlıdır ve korkulacak biridir. Çift silahla dolaşır bir geçtiği yerden bir daha geçmez. Daha sonraki yıllarda da 6 7 kişi tarafından hazince vurularak öldürülür.

Amca patikadan ilerlemektedir ve kardeşi ve arkadaşı da pusu da yatmaktadır. Bir kişinin daha geldiğini hatta abisinin geldiğini farketmeyen eniştemin babası keltek girebiye asılır. Girebi hava da ortalığı yıkarcasına vermesi gereken manevra sesini oldukça iyi verir. Adeta tüyleri diken diken eder.

Eniştemin anlatması amcası silahları çektiği gibi kardeşinin ve arkadaşının üzerlerine atlar.

Bağırışmaların ardından ahbablar birbirini tanır. Yoksa facia kaçınılmazdır. Tabiatıyla abi kardeşi ve yanındakini ufakça bir döver. Yaptıklarının son derece yanlış olduğunu onlara bildirir. Onları önüne katar ve köye dönerler.

Şaka kaka olmadan tatlıca biter.

Selamlar saygılar….

Öne çıkan

TRT…

Sene 1985 li yıllar. Tv yayıncılığı şimdiki gibi 7 gün 24 saat değildi. Sadece trt vardi ve o gece saat 24’de kapanır, gündüz 3’lerde yayına başlardı. O yıllarda tv kavgası olmazdı hiçbir evde çünkü kavgası yapılacak ikinci bir kanal yoktu. Hafta sonu saat ikilerde tv karşısına geçerdim. TRT’de bir saat çalışırdı ekranda Allah’ım sanki ömür törpüsü, vicdan azabı….

Saatler geçmek bilmezdi. Bende çocukluğun verdiği sabırsızlıkla hiç gözümü kırpmadan o dakikaları saniyeleri sayardım. Saatler 3:30 oldumu dakika sekmeden yayın açılırdı ki sormayın neşemizi. Askerler şanlı bayrağımızı elden ele verip göndere çekerler ve istiklal marşı gür bir sesle okunurdu. tabi bizde esas duruşa geçer ciddiyetimizi bozmazdık. Ve sonunda yayın başlardıki özellikle cumartesi günleri ilk çocuk kuşağında şirinler başlardı. Ormanın derinliklerinde ki o sevimli mavi canlıları uslu bir çocuk olursanız sizde görebilirsiniz diye fragman eşliğinde başlardı. Onları görmek için uslu bir çocuk olurdum ama asla göremedim. gerçi babam dan hafta geçmeden dayak yediğime görede pekde uslu olamamışım galiba.

Hele bir de pazar günleri pazar konseri diye bir program vardı ki sormayın bitmek bilmezdi. Hikmet şimşek yönetimindeki orkestra çalarda çalardı. Orkestra şefinin elindeki çubuk sallandıkça benimde kafam ahenkli biçimde sallanırdı. Ya düşünürdüm bu illeti izleyen varmı diye. Bizim gibi köylü takımına TRT klasik müzik dinletir entel yapmaya çalışırdı. Ozamanki eğlence programları şimdiki gibi de değildi. öğle ne idüğü belirsiz tipler TRT ‘ye çıkamazdı. Öyle baldır bacak kadın göremezdiniz ki kadınlar bile erkek gibi dururdu. Sanatçının duruşu TRT ilkelerine uygun olmalı idi.Yılların sanatçısı Orhan Gencebay bile bir tv kanalında TRT ye hiç çıkamadığını söylemişti. Çıkanlarda başbakan kadar havalı olurdu. Yarışmalar da trilyon verilmez di yoksa haksız zenginleşme olurdu. küçük hediyeler verilirdi.

Haftada bir cumartesi gecesi türk filmi verilirdi ki milleti ekranlara kilitlerdi. Bir cumartesi gecesi duygusal veya komedi türü film verilse diğer hafta vurdulu kırdılı cüneyt filmleri verilirdi. O bizim idolümüzdü. Reklamlar bile film gibi izlenirdi. Omo’yla bembeyaz çamaşırlar, hacı şakirle ipek gibi saçlar. yahu derdim koskoca hacısın başka meslek yokmu da sabun satıyorsun. Hele bir de televizyon reklamı vardı ki sormayın. 99 kanal tv. Yahu memlekette ikinci bir kanal yok ki bu ne iş. Adile naşit’li Minir özkullu filmlerde göz yaşları sel olur çelik çocuk hep ağlardık. Ne günlerdi ya o filmlerin bir haftada sohbeti olurdu. Nasıl çaktı ama cüneyt. O sabiye nasıl kıydılar vs vs.

Haberler düz bir edada ve esas duruş bozulmadan spikerler tarafından okunurdu. Yabancı filmler ve diziler fazlaydı. Dallas, kara şimsek, çarlinin melekleri, yalan rüzgarı, pembe brezilya dizileri milleti ekrana kilitlerdi. Dizilerdeki kadınlara  bizim erkekler, erkeklere ise bizim kadınlar aşıktı. Erotizm kesinlikle ekranlarda yoktu. Çıplak kadın görmek isteyen yılbaşı gecesini bekleyecekti. Göreceği de dansözdü ki oda millete 6 ay yeterdi. Ya TRT ömüt törpüsü gibiydi.

Heidi isminde bir çizgi film vardı. Yetim bir kız alp dağlarında dedesi ile yaşardı. Hep gülerdi çevresine pozitif elektrik salardı. Keçileri otlatırdı. ve bunu çoluk çocuk herkes izlerdi. Rahmetli babannem heidi keçileri otlatırken içini çeker. Oda benim gibi çile çekiyor derdi. Hele savaş filmi izlediğimiz bir gün. Uhuyh vah vah dedi. Millet hep gırıldıya. Epey gülmüştük. gerçek sanıyordu galiba. Dedem maç hastasıydı hiç kaçırmazdı. Eve ilk tv 75 li yıllarda gelmiş ama TRT çekmezmiş. Dedem rus tv lerinden maçları takip edermiş. csk moskova, Rubin kazan, lokomotiv moskova’yı 75 yıllarda o tanıyordu. Futbol hastalıktı ve bir türlü tuttuğu takımı öğrenememiştim.

Perşembe akşamları dini programlar olurdu. O yıllarda 90 yaşında bir ninemiz vardı gelip bize tv de kuran okuyan hocayı dinlerdi. Başını öne eğer tv ye bakmazdı. Gülerdik korkma bak seni görmüyor derdik. Oda çok güzel cevap verirdi. Ben onu görüyorum derdi.

Bazen TRT’yi açar izlerim. Yıl neredeyse 2010 olmuş ama yayın politikalarında çok fark yok. Çocukluk yıllarım aklıma gelir o logoyu görünce. Benden tavsiye siz diger kanallarıda izleyin ama günde bir saatte olsa TRT’yi izleyin.

Öne çıkan

Namıdiyar Birleşmiş milletler…

BM

Bu yazı fazla okunma oranına sahip olmuştur. Ama bir öğrenci ödevi veya tam teknik bilgi değildir. Eğer ödev hazırlıyorsanız  veya bilgi amaçlı ilgileniyorsanız diğer ansiklopedik Birleşmiş Milletler yazıma bakınız. KATAGORİLER-GENEL KÜLTÜR . İlginize teşekkür ediyorum.

Televizyonlarda sıksık görürüz de ne olduğunu çoğumuzun anlamadığı Birleşmiş milletler (BM) nedir. Sıra sıra zırhlı araçlar geçer tv ekranlarından da üzerlerinde beyaz harflerle UN yazar. Gerçekten dokundugu yere bulaşır bu un ve güçlünün yoldaşı zayıfın sıkıntısı gibi durur etrafta. Dünya barışı için gayretli bu birliğin yakın zamanda Bosna’da , Kıbrıs da ve daha pekçok ülkede yaptıkları ortada malumdur.  Peki nedir Birleşmiş Milletler….

Birleşmiş Milletler fikri ilk olarak 2. dünya savaşı bitiminde savaşın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldıracak, ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacı ile ortaya atılmıştır. Dünya barışını korumak için 24 Ekim 1945 ‘de kurulan bu teşkilata şuan itibari ile hemen hemen tüm dünya devletleri üyedir. Genel merkezi New York ‘ta olan BM, Genelsekreterlik düzeyinde yönetilmekte olup Genel sekreteri Ban Ki_Moon’dur.

Genel kurul, Güvenlik konseyi, Uluslararası adalet divanı ve genel sekreterlik önemli organlarıdır. Güvenlik konseyi 15 ülkeden oluşmakta olup 5 i daimi ülkedir ve veto hakları vardır. Güvenlik konseyinde ki daimi üyeler ABD, RUSYA, ÇİN, İNGİLTERE ve FRANSA’dır.

Kurulduğu yıllardan beri sosyal sorumluluk projelerine de yatırım  yapmıştır. BM herkesin tanıdığı UNICEF’inde kurucusudur.

unıcef

Öne çıkan

Sivrisinek….

sivrisinek

Gece saat bir olmuş. Üzerimde de günün öyle bir yorgunluğu var ki sormayın. Yatağa düşer düşmez uyurum artık. Oh be yatak gibisi yok yani. Göz kapaklarımı artık kaldıramıyorum. Uyumak ne güzel şey. Şöyle son bir yatak dönüşü ve yastığı kucaklayayım. Tamam hadi Allah rahatlık versin……

tııızzzzzzz  tızzz tızzzz

Hay Allah. Ulan bu ne zaman girdi içeri. Yorganı üzerime çekeyım belki bulamaz susar. Ne mümkün o ne tıslama.Geliyor yaklaşıyor. Bu küçücük hayvandan böyle ses nasıl çıkar. Sanki vicdan azabı gibi. Işığı yakıp onu mevlasına kavuşturmaktan başka çare yok.

Eskiden  Türklerle çok savaşan milletler, Türkü öldürebilirsiniz ama asla yenemezsiniz derlermiş. Aynısı şu sivrisinekler içinde söylenebilir bence.

Ansiklopedik bilgisine baktım yazıyı yazmadan önce. Neler var neler ama ben özetle yazacağım.

Gündüz nadir ama geceleri çok faaller. Sadece dişiler kan emiyormuş onada şükür. Isırıktan korunmak için elbise giymeniz yetmiyormuş. Oradanda damarı bulabiliyormuş yani aynen damardan giriyorlar. Mükemmel bir kan pompalama mekanizması varmış. Vücudunun 6 katına kadar kan emebiliyormuş. 15 dk 300 mikrolitre kan emiyorlarmış ki aynı süre içinde bir insanın 200lt su içmesi gibi. Bu akılalmaz bir şey. Pekçok hastalık yayıyorlar. Havada çifleşiyorlar durgun sulara yumurtalarını bırakıyorlar.

Tıpkı savaş uçağı gibiler. Gece daha fazla etkinler. Canlıların ter kokularını algılıyorlar ve hedefi hemen buluyorlar. Harekerleri hemen algılıyorlar. Canlıların sıcaklıklarını algılıyorlar. Özellikle bilim adamları son yıllarda onların alıcılarını şaşırtmak için gayret göstermek gerektiğini belirtiyorlar. Ve günümüz teknolojisinde bu artık kolaylıkla yapılabiliyor. Ve bir sivrisinek hikayesini lafı fazla uzatmadan bitirmek istiyorum. Çokta önlem almanıza gerek yok kış yakın nasıl olsa….:)))

Sizlere zırıltısız geceler diliyorum……

comıx

Öne çıkan

ARDANUÇ’TAYIZ

1996 yılında Artvin myo dan arkadaşlar Ardanuç ‘a bir gezi tertip ederler. Ardanuç, Artvin ilinin 40 km güneyinde Ardahan ili sınırına yakın şirin bir dağ ve yayla kasabası. Tüm ilçenin 49 köyüyle birlikteki nüfusu 2002 sayımına göre 15000 dir. Artvin ili ilçeleri arasında hayvancılığın en fazla yapıldığı yerdir. Ayrıca tarımda yapılmaktadır.

Bir  minübüs kızlı erkekli grup Artvinden yola çıktık. Yazın ilk günleri yaşanmakta. Yol merkeze 40 km ama yaylaya biraz daha uzak. Sonunda ismini şuan hatırlamadığım yaylaya varıyoruz. Yayla pek düz sayılmaz ki küçük bir düzlük bulup hemen yerleşiyoruz. Fakir öğrenci yemekleri yenip sonrasında erkekler kıran kırana bir futbol maçına tutuşuyoruz. Herkes yorulduktan sonra maç bitiyor ve yakın çevreyi gezelim diyoruz. Bir kaç yüz metre sonra çam ormanları başlıyorki sormayın. Stabilize orman yolunda araçların tekerleklerinin değdiği yerde yeşil az. Geri kalan her yer çam fidanı. Bunlar dikilme değil kendiliğinden büyüme. Yetişkin çam ağaçlarının heybeti öylesine büyük. Aşağı taraflarda kafkas sığırları otluyor, koyunlar sürüler halinde akıyor. Tatlı bir rüzgar geliyorki enselerimize insanı sanki uyuşturuyor. Ciğerlerime o mis gibi havayı çekiyorum da çekiyorum. Dağların görünümü bir harika uzaktan bakınca. o kadar heybetlilerki ve o kadar büyüklerki insan derin düşüncelere dalıyor. Pekçok şeyi sorguluyor. Bu alemde ne kadar küçük olduğunu ne kadar az yer kapladığını düşünüyor.

Arkadaşlar bir patika yolu gösterip ormanın içlerine doğru ilerlememizi önerdiler. Bizede mantıklı geldi. Aynı yolu takip eder aynı şekilde geri dönebiliriz dedik. Devasa büyüklükte ağaçların olduğu ormana girdik. ilerledikçe ağaçlar daha bir büyüyor ve orman karanlıklaşıyor. Ben Giresun ormanlarında böyle ağaçlar pek yoktur diye tahmin ediiyorum. Ağaçların sıklığından güneş ışıkları diplere ulaşmıyor. Işık hüzmeleri bir ip gibi iniyor ormanın derinliklerine. Bir sis akıyor bu ışık hüzmesinin altından ki tek olsanız kesin korkarsınız. Kuş sesleride pek duyulmuyor artık nedense. dağınık gezmeyelim diye çıkışıyor arkadaşın biri kaybolma ihtimaline karşı emniyet için. Belli nedenlerden dolayı devrilmiş çamlar çıkıyor yolumuza. onları aşmakta iş. İnce sis takip ediyor sanki bizi. Sanki mitolojik film lerde olduğu gibi dehşet sahneler canlanıyor içimde. Onlarca atın sırtındaki dev gibi savaşçılar yalın kılıç çıksa sislerin ardından zaten hemen altımıza ederiz.

Artık yeter dedik sanki belaya gidiyoruz dönelim. orman manzarasını seyrederek patikadan geri döndük. İşin ilginç yanı geziden bir hafta sonra Ardanuç’lu arkadaş doğru yalan o ormanda avcıların bir ayı vurduğunu söylemesi….

Bize rehberlik yapan Ardanuç’lu sınıf arkadaşımız  geze geze artık araçla dönelim dediki artık ikindi saatleri gelmiş durumdaydı.  Şimdiki istikametimiz Ardanuç kalesi… Şuan hatırladığım kadarıyla zor bir tırmanışı yoktu ama devasa kanyonun bir yamacındaki bir tepeye kurulmuş olması nedeniyle bir ara tırmanış sırasında aşağıya bakmıştım ve tüylerim diken diken olmuştu. Dehşet bir uçuru ve aşağıda akan nehir. nehir ip gibi duruyor. Yükseklik korkum pek yoktur ama o uçurum hala aklıma gelince ülperiyorum. Kale çok eski bir yapı ve bunun gibi birkaç kale daha olduğunu öğreniyorum  Ardanuç’ta. Pekçok medeniyete belli zamanlarda ev sahipliği yapan Ardanuç son olarak Gürcistan ve Türkiye de kalmıştır. Gidilecek ve görülecek yerlerin başına bence Artvin’i kesin yazmak gerekir. El değmemiş bakir bir doğa harikası……

Ardanuç
Ardanuç
ARDANUÇ KALESİ
ARDANUÇ KALESİ

curispil1_ardanuc_ev1

Çay’ı Bekleyenler…

Yarım düzine çok parlak ışık ve aslan kükremesi gibi motor sesi. Birden ejderha ağzı gibi kocaman metal kova karşımızda beliriyor. Yediğini yemişde yemediğini kamyonun içindeki bizlerin önüne döküyor. Ve hırıltıyla geri dönüyor. Bu daha başlangıç, arefeyi gördünüz ama bayramı göremeyeceksiniz der gibi.

Gece yarısı çoktan geride kalmış. Makinalar fabrikanın içinde kütür kütür çalışıyor. On milyarlarca yaprak kıvırma makinalarının kazanlarına uçuşuyor. Fırınlar pişiriyor Murat çuvallıyor. Dışarıda bazen beton zemine sürten tırmığın sesi.  Bir telaş bir gayret. Saçları ve omuzları ıslatan yağmur. Bilekler yorgun, dizler halsız.

Gözler ise sanki binlerce yıllık uykusuz.

Her şey bir bardak çay için.

Ve yüzlerdeki tarifsiz tebessüm.

 

 

Ve sizler için yine ve yeniden temmuz’da

sinemalarda…..

OYUNCULAR:

Erhan,Hüseyin,Murat,Bahtiyar

Ve Yılmaz

MİSAFİR OYUNCULAR:

Vügar,Taner,Mehmet,Agaseyid,Fevzi,Hikmet

YÖNETMEN:

Erdoğan Ayaz

 

 

İşe bak…

Adamın biri bir mağazada bir pantolon beğeniyor. Mağaza sahibine paranı vereyim ama evde hanım beğenmezse iade ederim diyor. Mağaza sahibi alışverişi kabul ediyor. Müşteride pantolon karşılığı mağaza sahibine 100 tl veriyor.

Mağaza sahibi müşteri gittikten sonra terziye 100 tl borcu olduğunu hatırlayıp hemen aldığı 100tl Yi terziye veriyor. Terzi aldığı 100 tl yi  gidiyor borcu olduğu kasap’a veriyor. Kasap’ında  bakkala 100tl borcu varmış. Hemen parayı bakkala veriyor.

Bakkal da aldığı 100tl yi borç aldığı mağaza sahibine veriyor.

Akşam olurken gündüz pantolon alan müşteri geliyor. Eşinin ürünü beğenmediğini söylüyor ve pantolonu iade edip 100tl sini geri alıp gidiyor.

Şimdi soruyorum sizlere efendim;

kimin kime borcu kaldı.

Arkadaşlık…

Şimdi arkadaşlara harf kodları veriyorum. ABCDE

A şahsı askere giderken B şahsına silahını emanet ediyor. B şahsı parasız kalınca arkadaşının emanetini satıyor.  Bir zaman sonra ortak arkadaş gurubundan C şahsı az bir para ve eski borcunu da sildirerek B şahsına tüfeğini satıyor. İşin ilginci C şahsının sattığı tüfek rahmetli babasının adına ruhsatlı. Olaya şahit olan D şahsı ne yaptın sıkıntı olmaz mı diye sorunca C şahsının cevabı benle ne alakası var babam sağlığında vermiş oluyor.

Bir zaman sonra A şahsının intikam duyguları kabarıyor ve B şahsında olan tüfek için plan yapıyor. Merakı olmamasına rağmen ava heves sarıyor  ve B şahsından Tüfeği bir günlüğüne istiyor. Tabi ki gün sonu da geride vermiyor. B olayı anlıyor ama mahçup boyun büküyor.

Zaman sonra polis C ‘yi arıyor ve babalarının üzerine kayıtlı silahın varislerden birinin üzerine geçirilmesi ya da emniyete teslim edilmesini emrediyor. Devir teslim uzun iş kimse uğraşmaz bir şekilde C silsileyi takip ediyor ve silaha ulaşıyor. Tüfek polise veriliyor. C öncekilerede bir zarar payını ödemiyor. A ve B de olayı sineye çekiyor.

Gelelim D ve E’ye. E D’den havalı tüfeğini emanet istiyor. D’de kıramıyor veriyor.

Bir zaman sonra D silahı geri istiyor. Tabi ki bu silahta kayıp:)

E yarım ağızla zarar tazmini yapmak istiyor ama D utanıyor arkadaşından bunu isteyemiyor.

Gelelim neticeye. Bu film de aşk ve ihtiras yok.

Ne var.

Emanete ihanet,

Yasadışı hareket,

Münafıklığın alametleri

En önemlisi;

Sıkı arkadaşlık 🙂

var.

 

Arif Efendi…

Saat gece yarısı iki civarı. Üç kişi harmanda yakılan dumanlı küçük ateşin etrafında oturmuş bir yandan yıldızları izlerken bir yandan da sivri sineklerden duman sayesinde korunmaya çalışıyorlar. Sivrisineklerin durumu belirsiz ama duman altında geceler boyu kalan beşerlerin durumu pek iyi değil. Birden içlerinden biri yanındakilere sesleniyor.

Yıldızlar kayboldu galiba yağmur geliyor.

Bir telaş başlıyor harmanda. Şakır şukur harman on dakikada toplanıyor ve üzerleri örtülüyor. Bir ağustos esintisi ve birkaç damla yağmur sonrası yıldızlar. Tekrar mahsulün üzeri açılıyor seriliyor. Bu  böyle günlerce devam ediyor.

80 li yıllar. Türkçe yayın TRT 1 ve TRT radyo 1. Anlayan olursa birkaç tanede rus radyosu. Hava durumunu  bunlarda bir kaç saatte bir ancak öğrenebiliyorsunuz. Oda sağlıklı bir hava durumu değil. O yıllarda tahminlerin tutma olasılığı düşük. Ama insanlar mecburen buna bel bağlıyorlardı. Takvimlerdeki sayılı fırtınalar takip ediliyor, kocakarı ayı hesabı güdülüyordu. ve TRT hava durumu.

Yıllar geçti. Sene 2020 neredeyse. İnternet  ve bol tv kanalı hava durumuna rahat ulaşmamızı sağladı. hem de günlük değil saatlik. Bir zamanlar insanlar birbirine sorardı daha çok yağacak mı diye. Diğeri de Allah bilir onun işine karışılmaz  derdi.

Oysa hava durumu tahminleri 100 seneyi aşkın zamandır varmış. Adamlar elektriği 150, televizyonu 80 sene evvel bulmuş. Bizde elektrik köylerimize 1980 li yıllarda gelmiş. Renkli tv 2. dünya savaşından sonra bulunmuş. Bize 90 yılların başında. Adamlar elektriksiz buzdolabı, çamaşır makinası yapmışlar siz bunları gördünüz mü. Şimdi pervaneli uçak yaptık hava atıyoruz jeti de yapacağız diye. Adamlar bize gülüyor.

Vay be…

Türkler bizim 100 sene önce yaptıklarımızı yapmaya başladılar diye.

Bizler bu işlerle kasılırken onlar mars ‘a gidiyor. Şöförsüz vasıtalar yapıyor veya trafikte akan otomobilin motorunda akşam yemeğini kaynatıyor.

Adama adın ne diye sormuşlar. O da Muusaaa demiş.

Tamam da abi demiş. Neden bu kadar uzatıyorsun ki. O kadarda uzun bir ismin yok ki…

 

Şimdi

Akıllı telefondan hava durumu tahminini anlık verip kendi bulmuş gibi kasılanlar var ya ,

bana ancak yağmurcu arif efendiyi hatırlatıyor.

Verdiği için…

Mezarlığın yanından geçtiğimiz her an elini açıp dua ediyor. Bende ayıp olmasın diye ve sevap için elimi açıp dua ediyorum. Bu durum uzunca bir zamanda onlarca defayı geçti. Sıkıldım ve ona sen ne müslüman adamsın böyle. Kabristanlıktan hiç boş geçmiyorsun dedim.

Abi dedi.

Burada bir adam yatıyor. Bu adam hayatta iken birgün yanından geçerken beni çağırdı. Oğlum dedi. Sana bu parayı vereceğim ama bir şartla. Ben öldükten sonra kabristanlıktan geçerken bana dua göndereceksin. Yoksa sana hakkımı helal etmem dedi. Adam çok sevilmeyen bir kişilikti ama ben çocukken aldığım o harçlığı, onun sözlerini hiç unutamıyorum ve hakkını helal etmez diye korkuyorum. O gün bu gündür hep dua ederim o amcaya.

Vay be dedim.

Adam yerini yatağını dünyada yapmış. Anan  baban yıllarca verdi acaba bu da bir vakit aklına gelecekmi? Ya seni yoktan var eden, nimetlere kavuşturan, sayılı nefes veren, gördüren, işittiren o Rab.

Onlarada dua varmı bolca…

Mektup var…

Elinde bir zarf topallaya topallaya yanıma geliyor. Sevinçli gözler ışıl ışıl. Yeğenim okusana meclisten gelmiş ne yazıyor. Bakıyorum zarfın üzerinde Tbmm, onun ismi milletvekilinin ismi. İç kısmında neyin tebriği inanın hatırlamıyorum. Milletvekili kim iktidar kim o kadar değişken ki o yıllar inanın bilmiyorum. Ben 15 li yaşlardayım yıl 90 ların başları.

Gülüyorum ve anlatıyorum durumu ona. Parti üyelerine hep gönderilir bu. Adam seni tanımaz sekreterlerine şirinlik olsun diye postalatırlar.

Anlamıyor ki söylediklerimi sevinçli yolda selam verilmezken meclisten mektubu var. Demez mi bizde cevap yazalım diye. Abi diyorum değmez. Vekile ulaşmaz. Ulaşsa ne olacak. Yok artık, beyaz kağıdı ve boş zarfıda hazırlamış önüme koyuyor. Yazdım mı bir şeyler onu da hatırlamıyorum.

Birde mektubu  aldığını duyan bir kaç aymaz onunla dalgada geçiyor.

Şu var.

Bu adam o yıllarda garibanlık ta Görele’de ilk on’da. Tam konuşamıyor  kendini ifade edemiyor ve aşırı aksak.  Engelli maaşı ve işporta tezgahı ile geçiniyor. Ana baba kardeş yok. Tek odada kirada kalıyor sobası bile yok. Üstünde giydiğinden başka giysisi yok. Hanımı yok çocuğu yok.

Vekilin de suçu yok. Bilmez tanımaz.

Ama suç ondan bile siyasi menfaat elde etmeye çalışıp onu parti üyesi yapan Güzel köyün uyanıkların da.

ve lazlar…

Çocukluk yıllarımızda biz bu tahıla darı derdik. Giresunda herkes de herhalde darı derdir. Ekmeğine Darı ekmeği yada Dara ekmeği denirdi. Ben fazla sevmem ama tazeyken biraz yerim. Özellikle balık yada turşuda olmazsa olmazımdır.

Bu nimete mısır ekmeğinede mısır ekmeği denildiğini ilkokulda öğretmenimizden öğrenmiştim. Bu mısır nimeti sonradan öğrendimki dünyadaki hayati ürünlerden biriymiş. Kaçyüz ürüne giriyormuş hatta pil’e bile. Bizde o yıllarda ekildiği için ve ucuz maliyeti yüzünden rağbet görüyormuş.

Gelelim hikayeye.

Dedem anlatıyor.

1950 yılların başı ve dedem sakarya taraflarında onbaşı. Bir köye uğruyorlar ve herhalde muhtarın evine mecburi misafir oluyorlar. Sofra kuruluyor yemeğe başlıyorlar. Muhtar diyorki dedeme ; onbaşım mısır ekmeği yermisin diye soruyor. Dedem diyorki bilemiyorum nedir mısır ekmeği olur yerim dedim. Önüme koydular diyor. Aman Allah’ım bu Dara ekmeği.

dara- mısır ekmeği

Şaşırdım hemen sevinçle ağzıma bir parça attım ki Muhtar;

Onbaşım mısır ekmeğine çingeneler ve lazlar bayılır. Biz pek sevmeyiz ara sıra yaparız diyor.
Dedem diyorki çok utandım. Mısır ekmeğini o kadar kibar yiyorumki doyamıyorum. Yarısını yedim yarısındada gözüm var ama yiyemiyorum. Öylede özlemişimki. Yemeyeli  2 sene oldu. Dara ekmeğine mısır ekmeği denildiğini orada öğrendim diyor.

Muhtarın tarifinede hiç bir şey diyemedim. Hatta sen nerelisin onbaşım diye sormadan çıksak diyede çok düşündüm.