Dağlar Karanlık….

Yüklü ve çok yorgunum. Ay ışığı fenerim, soğuk kesiyor. Bastığım yer katır kutur. Ayaklarım acıyor. Biraz duruyorum ve uzaklara dalıp gidiyorum. Karanlık dağlar korkunç orman. Olduğum yere çöküyorum.

Az kaldı herhalde. Saatime bakıyorum 2:38.

Sokuluyor yanıma. Gözleri ışıl ışıl bana bakıyor yüzümü kokluyor. Başını okşuyorum. Biraz seviyorum. Acıkmıştır sanırım çantama uzanıyorum. Tasın içine biraz döküyorum. Hemen içiyor. Birazda yiyecek ikimiz paylaşıyoruz.

Terli bedenim üşümeye başlıyor. Tam kalkacağım huysuzlaşıyor ve hırlıyor. Hemen sarılıp ağzını kapatıyorum. Gürültüye gerek yok. Bir sezsizlık ve  akabinde fazlalaşan homurtu çatırtı. Bir domuz sürüsüymüş bu. Bizi farketmeden yavaşça uzaklaşıyorlar.

Bizde artık kalkıyoruz. Sondan bir önceki hedefe az kaldı.

Yorgunluk hat safhada yavaşça ilerliyoruz. Bir saatten sonra orman örtüsü biraz açılıyor ve kulübe seçiliyor.

Kapıyı açıp içeri giriyoruz. Çakmağı yakıyor ve gaz lambasını ateşliyorum. İçerisi aydınlanıyor. Tüfeği ve çantayı bir kenara koyuyorum. Sobayı dolduruyorum ve yakıyorum.

Meraklı gözlerle beni izliyor. Etrafımda dolanıyor. Yatağa oturuyorum, biraz o biraz ben yiyorum. Uzanıyorum artık çok yorgunum uykum var. Oda yere yanıma uzanıyor. Elimi başına uzatıyorum ve seviyorum.

-Dostum uyuyalım artık.Yarın uzun bir yolumuz daha var…

Kırdan, Bayırdan…

Korkuyla karışık kavgacı gözler. Köpüren ağızlar. Kompresör gibi üfleyen burun delikleri. Devasa kaslı vücüt, uçuşan yele ve kuyruk, yeri titreten ayaklar, vadilerde yankılanan o ses.

Bu nasıl bir yaratılmışlık. Ve insana verilmiş ebedi hizmetkarlık. Etkilenmemek imkansız. Büyüğünden küçüğüne her insanın korkuyla ve gülümsemeyle baktığı güzel yaratık.

Güç ve gurur senbolü. Sözler onun için kifayetsiz. İnsanoğlu evcilleştirmiş. Kalitesini artırmış. Savaştırmış, yarıştırmış. Yük altına sokmuş. Gücü ve asaletini kendi gücü ve asaleti yapmış. İnanılmaz bir hayvan.

AT…

İnsanın gözündeki değeri hiç bitmeyecek. Onun koşması, kişnemesi, şaha kalkması insana mutluluk veriyor. Bakışı ise güven…

Tetris…

Tam doğrusunu tarihçiler bilir ama ben 88-89 yılları tahmin ediyorum. Görelede sinemanın yanındaki kahvehanenin kapısına bir langırt masası koydular ve saat hesabı para topluyorlar. Bir ilgi var dolup taşıyor. Kahveci çaydan o kadar para kazanamıyor. Oynayan 4 kişi izleyen cenaze cemaati gibi. Biz çocuğuz büyüklerden fırsat bulup oynama şansımız yok. ​
İzlemeyi bile başaramıyoruz. Millet sığamıyor sandalyelerin üzerinden takip ediyor musabakayı. Sanki fenerbahçe-galatasaray maçı oynanıyor yer de şükrü saraçoğlu. Oyun sırası için ransevu bir hafta sonrasına veriliyor. Sinemadaki porno filmlerin bile seyirci sayısı yarı yarıya düştü. Bizde mecburen filmlere gidiyoruz 🙂

Aylar sonra berbere traş oluyorum. Berber dediki ;

 -şu kalabalığa bak. Şu langırtın kazandığı parayı Görelede hiçbir esnaf kazanamaz. 

İçeride ki müşterilerden biri Tan gazetesinden kafasını kaldırarak;

– Abi kiziroğluda kazanamazmı. 

-Neh dedi berber ve güldü küçümseyerek kiziroğlunu.

 O yıllarda kiziroğlu bir market arı kovanından beter çalışıyor.
O yıllarda hiç bir şey yok. Televizyon tek kanal,internet telefon kaymakamda bile yok.İnternet kesin yok ta telefon olabilir.

 İnsanlar o yıllarda duyduklarıyla iman ederler güney imamlarına tabi olurlardı.​

90 lı yılların başında bir tane atari salonu açıldıki orası da karıştı. Mısır çarşısı sanki göreleye geldi. Koca vitrin gibi makineler oyun mortal combat. İleri geri hareket yumruk vur tekme at. Millet akın akın geliyor. Ev de hızanını arayan atari salonunda buluyor. Ama biz yine oynamak için sıra bulamıyoruz. 


 kLise eğitimi bitince gezmeye aşağıya (istanbul) gittim. Baktım akranlarımın evinde brick game var sevinçten oynamak için sarıldım ama bizdeki şans bozuk çıktı. İlk vakit beşiktaştan hemen aldım. Beşiktaşın aslında bir ilçenin adı olduğunuda o vakit öğrendim.

Oyna oyna bıkılmıyor. Benden başka herkeste oynuyor. Cihaza gece bile rahat yok bakkalda pil kalmadı bende para. Göreleye dönmek için haremden hareket ettik mecburen.​

Otobüste oynuyorum yolcular istiyor eve geldim bacımdan kurtaramıyorum. Ne çıkmaz canı var aletin terden sırıl sıklam oluyorda yinede çalışıyor.

Gel zaman git zaman önlisans eğitimi alıyorum Artvine yurda götürdüm. Benden çok oda arkadaşları oynuyor. Başka odalardan gelenler utana sıkıla istiyorlar. Veriyorum yeni nesle eğitimleri eksik kalmasın diye.

Birgün baktım ki;

Tetris 10 gündür piyasada yok. Kızdım iz takibine koyuldum ve yurt müdüründe buldum. Suratını asarak elcezime verdi.​ 🙂

Şimdi aklıma geliyorda o günler kendi kendime gülüyorum. Yıllar sonra kendime bilgisayar aldım. O yılların en baba oyunu counter strike idi. O oyunu ben 3 sene oynadım. Millet beş sene oynadı. Yok artık dedik bundan güzelide olmaz.

Tabi büyük konuştuk. Şimdi benim çocuğun oynadıklarını görüyorum şaşıyorum. Sanki gerçek bir savaş sahnesi. Bunuda insanmı yaptı diyorum.


lakin o kadar çok oyun varki çocuklarda doyum yok. Ay tutmadan sıkılıp başka yüklüyorlar.

Eskiden yaşlılar zamane hızanları derdiler.

Birde

Bizden iş geçti artık…

Son Alaskalılar…

Belgesel giriş tanıtımını aynen veriyorum.​


Artic ulusal vahşi yaşam sığınağı, birleşik devletlerdeki (usa) en büyük vahşi yaşam sığınağıdır. Büyüklüğü aşağı yukarı, güney karolina eyaleti kadardır. 

Yollara ulaşmak için belki yüzlerce belki binlerce km kat etmek zorundasınız. 

1980 de Birlesik devletler hükümeti (usa), bu sığınakta insan yaşamını yasakladı. Sadece ruhsatı olan 7 kulübeye izin verildi.

-Ruhsatlarımız en küçük çocuğumuz ölene kadar devam edecek. 

-Yüz yıl içinde burada kimse kalmayacak.

-Biz son jenerasyonuz.

-Bizler sonuncuyuz…



Diye başlayan güzel bir belgesel. ​
ORJİNAL ADI: THE LAST ALASKANS


Şuan sadece 5 kulübedeki yaşamlar anlatılıyor. Her kulübe birbirine yüzlerce km uzaklıkta. Tek başına yaşayanlar bile var. Kışın eksi 40 lar termometreye vuruyor. Avcılık ve tuzakçılıkla hayatlarını idame ettiriyorlar. Yol su ve elektrik yok. Temel ihtiyaçlarını pervaneli küçük uçaklar binlerce dolara yüzlerce km uzaktan getiriyor. Dünya ile iletişimleri radyo ve telsiz.

İşin ilginç yanı bölge kutba çok yakın ve tüm alaskaya oranla av hayvanı oldukça az.
İzlemeye değer güzel bir belgesel. Manevi açıdanda ilginç. Yaşadıkları topraklar, mal olarak torunlarına kalamıyor. Yani tam bir yokoluş.

Yaşadıkları yeri bir başka seviyorlar. Orada ölmek istediklerini durmadan ifade ediyorlar. 

Hiçbirşeyin sonsuza kadar sürmeyeceğini de…​​

46 fraksiyon…

NOT:Güzel bir abimizden, güzel bir anı geliyor.
Mhp ‘liyiz.

O günlerde oradan faydamız yok. Köyde kentte pek çok iş yaptık ama istek rahat bir işten yana. Çakı gibi delikanlıyım bitirim zamanlarım. Arkamızdada bir dayımız yok. Bir abi beni izmire gönderiyor orada işe sokacak.

Diyorki; orada falancanın yanına git selamımı söyle. Siyasi olarakta chp liyim de.

Ülke karışık o yıllar. Soluğu izmirde o adreste alıyorum. Hoşbeşten sonra bana sen ne taraftasın diyor.

Ben diyorum chp ‘nin has adamıyım.

Yüzü ekşiyor. Bana dikkatlice bakarak;

Bak diyor. Burada sol’un 46 fraksiyonu var ama chp’nin adı yok. Sen chp’liyim dersen burada ekmek yiyemezsin.

Çok geçmiyor beni dev-sol’a kaydediyor ve üzüm fabrikasında işe başlıyorum. ​

Başlıyorum da işe pek gitmiyorum. Sürekli mitinglerdeyiz. Bir elimizde rus bir elimizde çin bayrağı, rusça çince şarkılar söyleyip geziyoruz.

O anlatıyor biz çayları yudumlayıp gülümsüyoruz. Bu işlerin çoğu diyor şimdiki gibi menfaat. Birileri bir şeylerin peşinde. Kimin ne çıkarı varsa o yolun yolcusu..

Diyor ki: O dönem bir ayda fabrikadan 3 maaş aldım. Muhasebecininde iyi niyetine sığınarak dayanamadım ve;

– abi bu ne parası yahu dedim. 

Gülerek.

-Üzümü ye bağını sorma parası. Biliyorsun ki burası üzüm fabrikası….

This is my life…

Bir kanat şıkırtısı dalların hizasında. Bir esinti avanak ıslatanı kovalayan. Bazen bembeyaz ormanlar kristelleşen billur sular. Dallar yeşilin her tonu, dağlar turuncunun. ​

Bir sis akıyor iz gibi vadiden. Kimini gösteriyor kimini biraz gizliyor. Güneş mi oda zaten bazen var bazen yok.
Gök mavi mi yoksa grinin yuvarlanan korkunç gümbürtüsü. Bir yıldırım taa uzaklardan. Sesi kulağa, ışığı göze ziyan. Karanlıklar parça parça. Bastığım yer katır kutur.

Soğuk demir içi titretiyor ama daha bir sıkı sarılıyorum ona.. Gözler kaygılı ufukta şarkta garpta. 

Simsiyah bulutlar sarıyor semayı. Bembeyaz lebblebiler düşüyor meşe ormanına. Bir patırtıki karatavuk alarm veriyor. Kaçan kaçana. Yerler anında bembeyaz . Yaprakların üzerinde dolular dans ediyor.

Son bir yaprak daha düşüyor uçarak beyaz yorganına..

Saçlar ıslak, yüz damla damla. Kovalayan kaçan bir ülperti ve gözlerdeki şaşırtan ışıltı. 

İşte bu benim. 

Benim hayatım.

Karanlık çökünce…


Lüx ışığı gürültülü bir sesle yanmakta. Yorulmuşum.Birazda üşümüşüm. Işık 10 metre ileriyi göstermiyor. Fındık dallarının arasında ise gölgeler. Korkunç….

Paketten birdal çıkarıp lüx ışığının alevinde yakıyorum. Ve lüxü tekrar yere koyuyorum. Bir yağmur başlıyor tekrar. Dallarda bir şakırtı ve lüx lambasında tıslama. Yağmur öyle bir şiddetleniyorki kapşonun altında yüzümden akıyor. Lüx lambasının ışığı hafıfçe söner gibi oluyor tekrar canlanıyor. Sigaranın dumanı belli belirsiz oda sönecek ıslak.

Gece yarısı geçmiş saat bilmem kaç. Belkide gün çok yakındır. Kim bilir.

Bir ben birde..

Düşünceler ve geçmiş bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor. Çok uykum var beygir gibi ayakta sayıklıyorum. Yüzümü semaya dikiyorum. Yağmur yüzümü okşuyor.. Ve koynuma dolup içeri akıyor. 

Sema çok karanlık ve ürkütücü. 

Ve karşıdan belli belirsiz titrek bir ışık üzerime geliyor. Ve o geliyor. Heyecanlanıyorum. Rahatlıyorum. Işık büyüyorda büyüyor.

Serhat

Sedat diyorum. Heh diyor.

Naptın diyorum.

Gözleri nemli yüzü yorgun.

Gidelim Hikmet diyor.Galiba hasta olacağım. Çokta üşüdüm.

Tamam hoca diyorum bu kadar yeter.

  • Not: Sen gideli  13 yıla dayandı. Seni Rahmetle anıyorum sevgili kardeşim Serhat. Ve çok özlüyorum.