İşte gidiyoruz…..

Görev:7

Yer:Kuzey Irak

Süre:18 Gün

Tarih:19,05,1998 – 05,06,1998

Birlik: Çakırsöğüt jandarma komando tugayı

 

K.Irak’ın olacağını zaten daha önce duymuştuk. Son görevimiz olan Uludere’den terörislerle temas sağlandığı halde neticelendirilmeyip erken dönülmesinin sebebi buydu. Ve artık herkes dillendiriyor ve hazırlıklar yapılıyordu.

İşte artık deplasmana gidiyoruz.

Zor ve yorucu K.Irak.

Tugayın önüne şimdiden 7 kamyon kumanya gelmişti. Ellerimize iğneden ipliğe nelerin gerekeceğini belirten kağıtlar sıkıştırıldı. Görev uzun denildi ve moral için herkese çarşı izni verildi. Paraları biraz yedik.

Birlik komutanımız her zamanki ciddiyetiyle olayı bize basitçe anlattı. Diğer timler neysede biz çok yeniydik. Tecrübe yok.

Tugayda kimsede neşe yok herkes ciddiyet elde hazırlanıyor.

Ve o gün geldi. 19 Mayıs 1998. Şırnakta bayram biz araçlarla yorucu bir yola çıktık. Hedef Hakkari Çukurca. Artık dağlar daha ürkütücü. dik ve büyük. Vadiler çok derin. Dağlara tırmanarak o meşhur Çukurca üzümlü karakolunun yanına yerleştik. Sınır 200 metre. Bu karakol çok şehit vermiş 90 lı yıllarda. Teröristlerin eğitim alanıymış. Saz çalıp oynayarak gelirler gece gündüz karakolu basıp eğitim yaptırırlarmış acemilere. Tabi şimdi öyle değil oldukça korunaklı bir yer.

Gece dinlendik ve ertesi akşam saatlerinde sınırı geçtik. Vize ve pasaport kontrolü yok. Kaçak geçtik herhalde. Tabi bizi engelleyecek bir iktidarda yok mıntıkada. Çok mayın işareti vardı yerde ve gece bunların takıbi sıkıcı ve zordu. Saat 23:00 sıralarında aşağımızdaki malaka denen yerde görüntü alındı ve ilerleyişimiz durduruldu. Ormanlık bir yerde mahkum bir vaziyette yatıp sessiz bir gece geçirdik. Uzaklardan gelen silah sesleri hariç. Yakınlarda bir ışık yok, uzaklarda belirsiz ışık hüzmeleri.

Sabah erken kalktık be köye uygun bir yere emniyetçi olarak yerleştik. Sonrada bizde köyden geçerek bölgeden ayrıldık. Köy meyve ağaçlarıyla ve akarsuyla süslü terkedilmiş bir köydü.

Çık çık bitmeyen bir tepete ağaçlı ve çok kayalı bir yerden tırmandık. İyice dağıttık. böyle bir arazi görmedim hayatımda. Bir uçurumun tepesindeki taşlık ve kayalık bir yere peşmergelerle beraber yerleştik. Ne tesadüf aynı yere aylar sonra karda geleceğim.

Ertesi gün bu gölgeli havadar yeri bırakıp karşı ağaçsız çıplak sıradağa tırmandık. Bizden önce gece bu dağ bombalandı ve sabah özel timler yerleşti. Bizde öğleden sonra oradaydık. Susuz yorgun ve açtık. Bir eski petin içindeki pis suyu süzerek içtim. İğrençti.

Karşı yamaçlardan tacız ediliyorduk ve jetler oraları ara sıra bombalıyordu. Acele ile mevzi yaparken arkadaş mayının kenarına bastı. 2  ‘cm daha ortalasaydı ayak gitmişti. Bu kıraç yerde en az 15 gün kaldık. Sonradan öğrendin emniyetçiymişiz. Gezici timler ve peşmergeler günlerce gezdi. Peşmergelerin gezmesi zaten siyaset. Para alıp devletten yardım ediyormuş gibi gözüküyorlar.

Bu bölgede durmadan taciz atışlarına muhatap olduk ama tüm kuzey ırak operasyonu genel itibariyle vasattı. Hava sıcak ve arazi çetin. Belkide benim bildiğim gibi de değildir.

Gündüz sıcak gece soğuk. Nöbet nöbet tıkama ve sonunda bölgeden ayrılıp 500 metre aşağıda bir geçe geçirdik ormanın içinde. Bıraktığımız mevzilere siirt j.ö. h yerleşti ve orada sonradan duyduk baskın yiyorlar. Epey şehidimiz olmuş. Adamlar belki bize yapacaklardı yapamadılar bizden sonra gelene yaptılar.

17. günün sabahı saa3:30 da kalktık ve 7:30 da arazi taraması yaparak çevre emniyetini alarak dağdan aşağı inmeye başladı. Çok yorulduk Aşırı dikkat ve sert arazi bizi hırpaladı. Yorgun foto da bu.

 

Kara yoluna indik ve malaka denen yere doğru ilerlemeye başladık. Etrafımız artık güvenli. Özel harekatlar ve tanklar ayrıca peşmergeler. Artık bayıldım bayılacağım yorgunluktan susuzluktan. Gözüm kararıyor etraf pus içinde sendeleyerek gidiyorum. Atıcam kendimi yerede utanıyorum elalemden. Az daha az daha Allah’ım derken bir dereye varıyoruzki su dizde. Suya girince açılıyorum. Yüzümü kollarımı yıkıyorum. Yaz günü bir soğuk akıyor ki diriliyorum ve çukurcaya doğru başlıyoruz tırmanmaya. Beni kim tutar Allah’ın izniyle.  Ara sıra yine  zorlansakta devam ettik. Bize yamaçta üs bölgesi kurup yarın sınırı geçeceğimiz söylendi ama oraya varınca bir asker yalanı daha ortaya çıktı. Sonuna kadar devam.

Yolda başka arkadaşlarda dağıttı. Bende diğerleri gibi arkadaşların silahlarını kimi zaman taşıdım. Bu arada bayılan tim arkadaşım oldu. Özel harekattan mayına basan askerde. Zar zor Saat 22:00 civarı sınırı geçip 19 gün önce konakladığımız yere vardık. Bithap halde. Sıcak çorba verdiler harikaydı.

O gece 2 saatlik nöbetimde ilk defa uyudum.

Bitmiştik yorgunluktan.

Acemi olarak en sıkıntılı görevimizdi. Ertesi gün ana birliğe vardık. Artık en alt devre değildik. Alt devremiz gelmişti.

Bir er olarak bu operasyonun blançosunu bilemiyorum. Bizim için çatışma yok gibiydi. Diğer birlikler epey çatıştı görev boyunca.

Bir mazi  18 yılı geçti..

Yeni yıl. ..

31 Aralık 1998.

Araçlara biniyoruz. Haber dün ulaştı. Cudi’ye gidiyormuşuz. Hadi hayırlısı. Gitmek bir şey değilde artık çok yorulduk ve yoruldum. Sonuda yaklaştı teskereninde ondan mı olacak.
Bari yılbaşını birlikte oturarak geçirelim. Olmadı

Dışarda kar. Karda Ayaz. Gündüz Ayaz. Gecesi kesin Ayaz.

Kimsede moral yok. Dağdan şehre ineli hafta olmadı. Hareket ediyoruz. Herkes sus pus. Araçlar ilerliyor. Da yine terse yattık.

Nah Gabar a gidiyoruz. Araçlar Şenoba Beytüşşebap yoluna döndü. Yine komutanlar mesela yaniyi yedirdiler bize. Olsun farketmez çokta. Bakalım yeni adres neresi. ilginçtir bir bölük askeriz. Azız yani.

Araçlar kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Yamaçlar bembeyaz. Güneş ise gözü alıyor. Küçük piyade Karakolu Besta gözüktü. Hayret araçlar yavaşladı. Besta ya giriyoruz. Karakolun içindeyiz. Araçlardan iniyoruz. Hayret son durak burasıymış.
Bir çadıra çantaları koydurup, kentine geçiyoruz. Defalarca önünden geçip baktığımız bestaya da konuk olduk. Küçük bir birlik burası. Tanışıyoruz askerlerle. Birde Trebolulu çıkıyor epey sohbet ediyoruz.

Kantinleri küçücük. Loş ve pekme temiz değil ama askerler sıcak. Öğle yemeğide geliyor çok geçmeden. Yemek iyi değil ama yiyoruz. Neler yemedikki sanki daha önce. Yalnız ekmeğe çok takılıyorum. Belki bir haftalık. Kasaların içinde üstünden sanki kamyon geçmiş gibi ezilmiş mubarek ler.

Haber geliyor cudide pusu atacakmışız. Biraz sonra haber güncelleniyor karma bir tim çıkacakmış akşam üstü. Buda güzel yani yeni yılda oturup tv izlemek yüzde 50 ihtimal.

Listeler açıklanıyor ve ilk defa ben yokum tim arkadaşım bıxıci var. Tabi sevinemiyorum ayıp olur.

Onlar hazırlıklarını yaparken biz etrafı gezip sohbet ediyoruz. Burası küçük bir birlik ve gezilecek .çok alanda yok. Yanlız tehlikeli bir yerde konuşlanmış. Kendilerini koruyorlar ve düşmanın bu mıntıkadan geçişini zorlaştırıyorlar.

Akşam oluyor.Seçme ölüm timi arkalarına baka baka gündüz gelmiş olan polis ö.h. ile yola düşüyorlar. Zaten düzene bakılırsa iki km yol yürüyüp yaparlar. Angarya bir görev gibi Gözüküyor.
Neyse bizler tv başına yeni yıl yeni yıl demeye.
Kentinde epey oturuyoruz geride kalan işe yaramazlarla.
Vay be artık 1999 girdi. Bakalım bu 1999 da postu deldirmek nasip olacakmı. Bestada hoş bir gece geçiriyoruz en azından yorgan var soba olmasa bile.
Artık yatış zamanı. Yılbaşı bu kadar olur. Belki ana üste olsaydık belki bundan az kıyak olurdu.

Yatağa giriyorum. Şu piyadelik zor ya. Yatakları bile komedi. Her biri ayrı şekil. Asker çoğunu sevilen getirmiş. pembeli, mavili, dantelli, çiçekli…

Artık yatalım. Hikâyenin devamında vasat. Besta karakolu. Seni yıllar yılı unutamadım.
Bugün 1 ocak 2017

17-18 yıl olmuş.

Sıcak yaz..

çok sıcakYine bir sıcak temmuz. Yıl 2000li yılların başı. Bekarım ve annemlerle kalıyorum. Sıcak bir temmuz ayı. Ne yiyebiliyor ne içebiliyoruz. Ne gezip ne yatabiliyoruz. Şimdide olduğu gibi o yıllarda ne klimamız nede vantiketörümüz var. Bazen çarşılarda rahatlamak için yalandan banka yada ptt şubedine gidip serinliyorum.

Allah’ım ne arza nede arşa sığabiliyoruz. Toprapın altındakiler de havadakilerde huzursuz. Alev hem yerden hemde gökten yağıyor. Ağaçların yaprakları büzüştü sıcaktan toprak çatladı.

Yine rahat edemediğimiz bir gece vakti. Bir şort uyuz it gibi dolaşıyorum evde.
Ev birinci katta ve yol ile sıfır. Yer seviyesindeyiz ama sıcak konusunda bir fark yok. Gece yaklaştı ve herkes yattı. Bende yatayım dedim. Yatağım pencerenin yanında . Yatağa uzanıyorum ve ayağımı açık olan pencereden dışarı atıyorum. Bacağımın altı acımasın diye birde yastık koyuyorum altına.

Hiç bir şey umrumda değil artık. Biri görecekmiş ayağıma değecekmiş. Soluk aldıkça alev yutuyorum gece bile.

Uyumuşum….

Uykum bile huzursuz kötü rüyalar. Bir ara rüyamda ayaklarımı basbayağı birşey yalıyor. Bir anda korkuyla bağırarak uyanıyorum.

Aman Allah’ım.iyağmur

Bu ne yağmur. Üstüm başım hep ıslanmış. Ayağımı çekip pencereyi kapatıyorum. Sana şükürler olsun Rabbim. Versende vermesende biz senin rahmetine muhtacız.

Bardaktan boşanırcasına yağıyor ilk panikten kurtulup sevinçle tekrar pencereyi açıyorum. Sepken ve serin rüzgar yüzüme vuruyor. Gülümseyerek dakikalarca izliyorum.

Hatim…

Yıl 1980-81 tam hatırlamıyorum. Çok küçüğüm. Bir ramazan günü. Daha okula bile gitmiyorum. Ramazan ayı yine böyle bir hazirana rastlıyor. Tabi şimdi anlıyorum o zamanlar bunu idrak edemiyorum. Büyükler oruç tutuyor oruç ne onuda bilmiyorum. Ama farklı günler onu anlıyorum.

Bir gün annem bize ninenize gidin orada hoca kuran okuyor dinleyin dedi. Kuran Allah biraz anlıyorum ama o kadar neticede 5-6 yaşlarındayım. Kız kardeşimle koşarak ninemin evine dalıyoruz. Ninem bizi görünce gülüyor ve sus işareti yaparak yere oturtuyor. Odada genç bir abi var oda yatağa bağdaş kurmuş oturuyor. Bir hazırlık içinde ve biz merakla izliyoruz.kuran

Oldukça yaşlı olan ninemizde zor hal sandalyeye oturuyor. O yıllarda ninemiz 85 yaşından fazla ve oldukça fazla bir işitme kaybı var. 90lı yıllarda 100 yaşına yakınken vefat ediyor. Çok severdik onu. Dedemin annesi annemin anneannesi olurdu. Muhterem ve çocuklarını yetiştirmek için çok çile çekmiş genç yaşta dul kalmış bir anne idi.1462654531582

Hoca sonunda torbanın içinden kalınca bir kitap çıkarıyor. Ki kitap pekde görmüyoruz. Evimizde pek kitap yok. Kağıt kalem bile yok. Kağıtı bazen ekmeğe sarılmış görüyoruz oda nadiren o yıllarda poşet kullanımı zayıf. Herkes file yada bez torba kullanıyor. Bazen ekmeğe sarılmış buluyoruz kağıdı onla oynuyoruz. Demekki kağıt kitap pahalı yada bulunmuyor. Ama fırında var bizde yok.

Hoca küçük bir öhö öhö çekip Kuran dedikleri kitabı tersten okumaya başlıyor. Küçük gözlerle pür dikkat dinliyoruz. Hoca anlamadığımız bir dilde çok güzel bir şarkı söylüyor sanki. Eski virane ev bu güzel şarkıyla inliyor. Ninem başını öne eğmiş hafif hafif sallanıyor sandalyede.  Hoca okuyorda okuyor. Toplam 3 kişiye. İlk defa kuran dinliyorum. çok ilginç geliyor bana. çok zaman sonra bitiriyor okumayı ve iki elini yüzüne sürüyor. Ninemde sürüyor. Bizde aynen taklit ediyoruz.

Hoca kitabı toplayıp başıyla ninemi selamlayıp gidiyor. Ninem bize dönüp bizi seviyor. Yarında gelin deyip ellerimize şeker sıkıştırıyor. Sevincimizden kuş oluyoruz. Gelmezmiyiz yarında şekerin hatrına Allah dinlemeye. Zatende başkada gidecek yer yokki. Koşarak evin yolunu tutuyoruz.

Sizde bu kutsal günlerde kurtuluşun hatrına Allah kelamını dinlemeyi sakın unutmayın…

Çakırsöğüt…

1998 Şubattı. Gözümün önünde daha dün gibi canlanıyor anılar. Uzun bir yolculukla ulaşmıştık bir akşam üzeri Şırnağa. Neler göreceğimiz ve neler yaşayacağımız hakkında pekte bir fikrimiz yoktu. Tümene vardığımızda daha karanlık yeni çökmüştü. Belli konularda çok dolu olduğumuz için bir ürkeklik ve tedirginlik tabiki vardı. Şaşkın şaşkın bakınıyorduk etrafa. Şırnak bir il edasından çok bir köyü andırıyordu adeta. Zayıf ışıklar az katlı binalar ve uzaktan gelen köpek sesleri. İleriki günlerde şırnağın bir köy olmadığını ama bir il sülietindede bulunmadığını anlayacaktık.20160617_172443

Çok kalmadan tümende bizi yanılmıyorsam bir yarım otobüse bindirdiler.Artık adres çakırsöğüttü. Gün boyu tim arkadaşlarımda görülen neşhe artık yoktu. Herkes sus pus karanlıkta görünmeyen dışarıya bakıyordu. Kısa bir yolculuktan sonra çok sıradan bir nizamiyeden içeri girdik. Ve 3 katlı bir yapının önünde araçtan indirildik. İşte burası Çakırsöğüt Jandarma Komando tugayı idi.

Loş bir şırnak ve loş bir tugay. Yanımıza gelen bir kaç er veya rütbeli hatırlamıyorum şimdi bize hangi taburve bölük olduğunu sorup bizi ardına taktı.

10-12 Basamaklı bir merdivenden aşağı indirdi ve sola döndürdü. Bir kaç adım sonra yine solumuzdaki kapıdan içeri soktu. Zemin katta bir koğuştu burası. Acemi birliğindeki koğuşlara pek benzemiyordu. Burası da çok loş ve hayli dağınıktı. Onlarca göz gülümsüyor ve bizleri süzüyordu. Birden bizlere sarılmaya başladılar. Kimi torun kimi piç torun diyordu bizlere. Bizlere ilgi göstererek koğuşun en uç bölümüne kadar bizi ilerlettiler. Kimi şafak 90 kimi80 diye bağırıyordu. Etraf çantadan silatan mermiden geçilmiyordu. Birde ilgiden. Nerelisin topraaaam. Konyalı varmı aranızda. Sivaslı varmı sıvasli. Bu curnatayı şaşkın gözlerle takip ediyordukki birden görülmeyen noktadan bir Dikkaaaat çekildi.

Bir üsteğmen geldiki amma afilli. Esas duruştayız . Yanında silahları yüksek tutuşta bir kaç koruma. Zaten nefes almakta zorluk çekilen bir ortamda tam off olduk. İşte dedim tam Rambo ortamı. Her taraf silah mermi çanta. Loş ışık ve koça koğuşta dönsemmi dönmesemmi diyen birkaç havalandırma pervanesi.

Üsteğmen bize soruyor nerelisiniz, yolculuk nasıl geçti falan filan. çakı gibiyiz yorgunuz ama mecbur dikiliyor ve dinliyoruz.

Birden bu erleride hazırlayın bu geceki göreve bunlarda gelecek demezmi. Haydaa. Daha yeni geldik su bilem içmedik mekanınızda. Bayılmamak elde değil. Çile saniyesinde başladıda bir yemek yesek bari. Anında gülüşmeler başladı üsteğmen bize sarılıyor. Meğer üs devrelerin şakasıymış bu. Bir yıl sonra aynı şakayı bizde torunlara yapıyoruz. Ben bölük çavuşu. Tim arkadaşım üsteğmen idi. Torunların yüzü alıp alıp vermişti.

Neyse gelelim bize. Dedeler yatacak yer gösteriyor bize. Yemekhaneyi gösteriyor. Birde tembih ediyorlar. Burada devrecilik yemek kuyruğunda ve televizyon başında başka yerde devrecilik yok diye. Bir şey olursa ha bize gelin hemen biz hallederiz. Vay be dedeler acemi birliğindeki kıdemli askerlere göre birer melek.

Koğuştayız bir gurup bizle sohbet ediyor. Bunlar dede. Bir gurup uzaktan takip ediyor bunlar Piç dede .
Bu arada Giresunluymuş bir üst devre tanışıyor benle. Bana çok benziyor tabi topraam koca koğuşta iki giresunludan biri. Piç dedemizmış öğreniyoruzki bir çatışmada eksik düşen dedelerimizin timine sonradan monte edilmiş yedek parça. Yine sonradan öğreniyorum lakabi kendince Giresunlu ALLAH çı komando.

Sohbetin içinde elinde tuttuğu el bombasının pimini çekmezmi. Şok oluyoruz. Ne yaptın lan diyen bir üst devresi hemen sıvışıyor. Sonra diğerleri. Bir ben kalıyorum hemlerimle ama bende üstüme kaçıracak durumdayım. ve usulca bende sıvışıp uzaktan izliyorum. Beyaz bir cildi olan toprağım domates gibi kızarıyor pimi yerine takmaya çalışırken. Ama sonunda takıyor. Oh sonunda.

Koğuş bir iki dakikada boşalıyor görev için. Geride 20 kişi kalmıyor. Koğuş sakin biz yorgun artı dinlenme vakti geliyor. Bana gösterilen ranzaya çıkıp yatağa uzanıyorum. Başımı yastığa koyuyorum oda ne başım acıdı. Yastığı kaldırıyorum birde bakıyorumki 2 el bombası. Alıyorum ve usulca yere koyuyorum. Bu gün çok hareketli geçti. Ve bu daha başlangıç. Gözlerimi kapatıyorum. uyumam lazım….

NOT: İlgili yazıları okumak için NOSTARJİ kategorisine bakınız.

Sahip…

Çeketin sol iç cebinden usulca samsun cigarasını çıkarıyor ve titrek eli birdal sigarayı ağzına götürüyor. Yan ceket cebinden zor hal çakmağını buluyor ve sigarayı ateşliyor. Başı eğik sandalyede iki büklüm oturuyor. Çeketin yakaları kalkık ve beyazlamış saçlarını yukarı kaldırıyor. Üşümüş belli daha bir ateşe sokuluyor. Onu takip ediyorum tam karşısından. Yüzler kırış kırış, gözler çökmüş bıyıklar cigara dumanından sararmış. Allah’ım fakirliğin ve garipliğin herhalde en son safhası budur diyorum.tmp-cam-1153278160

Çaydan bir yudum çekiyor. Cigaranın dumanı ikimizin arasını kapatıyor. Abi diyorum. Samsunda ne kadar kaldın. Dili peltek zor anlaşılıyor. Çok diyor. Hep terminalde simit sattım. Para kazandınmı diyorum. Kazandım yegenim ama diyor. Aması ne diyorum. Bir yudum daha çekiyor, duman yine bulut gibi. Cigarayı çekecek gücü yok yanakları ağzının içine kaçıyor. Ana yok baba yok. Garı yok gullet yok diyor. Yedim paraları.

Canı fasulye turşusu cekmiş bir gün babamdan rica etmiş. Annem poşeti elime tutuşturuyor. Götür oğlum sevaptır seni köprüde bekliyormuş diyor. Gerçektende orada seviniyor beni görünce. Poşeti alıyor. Dua üzerine dua ediyor. Vedalaşıyoruz ve herbirimiz ayrı bir yöne dönüyoruz. Bir ara geriye dönüp bakıyorum. Hem gidiyor usul usul, hemde poşete elini daldırmış yiyor. Seviniyorum acıyorumda aynı zamanda.

İki odalı bir evde kalıyor tek başına. İğne iplik, don lastiği, kancalı iğne, yorgan ipi satıyor. Birde mütavazi bir sakat maaşı var. Belki dışarıdan yardım edenler vardır. İçki kullanıyor. Ramazan orucunu tutuyor.
Sever herkes, takılmadanda edemezler. Kızar bazen takılanlara. Bazen güler geçer. Bir garip hayat yaz kış gelir geçer.

Bir gün babam çok hasta dedi. Giresunda göğüs hastalıkları hastanesinde yatıyormuş. Kana ihtiyacıda varmış. Nedir derdi diyorum. Akciğer kanseri diyor. Üzülüyorum çok. Kan vereyim diyorum kanım tutuyor.Tamam diyor git o zaman selam söyle. Doktoruda zaten bizim köylü sana yardımcı olurlar orada.
Gidiyorum giresuna ve giriyorum odasına. Seviniyor. Mahsun ve yorgun bir hali var. Kana ihtiyacın varmış abi diyorum. Sana bir dolu kan getirdim. Boynunu eğiyor gülüyor. Usulca sağol yeğenim diyor.
Hastalığı çok ilerlemiş. İllet ona bir sene ancak ömür tanıyacakmış. Yakınlarından yalnız biri ona yardım edip evine alıyor. Allah razı olsun. Uzun süre göremiyoruz onu. Haberini alıyoruz ama. Kötünün iyisi diyorlar.
Bir gün sokakta ince bir telaş. Sahip gelmiş arka sokakta diyorlar. Kosuyorum yanına. Çok zayıflamış ama o eski perişan halı yok. Biraz bakmış akrabası ona. Gülüyor bize. Sizleri görmeye geldim diyor. Sarılıyorum ve ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Bu görüş son görüş ve bir kaç ay sonra öldü haberi geliyor. Ve bir garip hayat son buluyor.

Allah rahmet eylesin…

Korkma. Bu gece gelemezler…

Akşam olmak üzere. Derenin iki kolunun birleştiği yerdeyiz. İki tim yerde oturuyoruz. Bölük komutanı ayakta ve karşısındaki 5-6 korucuya bağırıyor.
– Gördüğünüzü ne söylüyorsunuz. Bu gece bu askere birşey olursa bunun hesabını kim verecek. Söyleyin kim verecek…

Yıl 1999 bir kış ayı. k.ırak sınırdan 5-6 km içerideyiz. Vadinin yamaçları kobra helikopterler tarafından gün boyu vurulmuş. Gelen haberler güzel yönde. Boşuna gelinmemiş buralara. Akşam olurken üst devremiz teskereci tim’e ve bizim tim’ e emir geliyor. Hemen vadiye inin diye. Günün son saatlerindeki bu emir bize hoş gelmiyor. Hemen vadiye iniyoruz. Derenin iki kol olup birleşip aktığı yerde ağaçların arasında çöküyoruz. Bölük komutanı ayakta koruculara bağırıyor. Korucular başlarını öne eğmiş onu dinliyorlar. Bizde dinliyoruz.
– Gördüğünüzü niye gördük diyorsunuz. Bu gece bu askere birşey olursa hesabını kim verecek. Burası sıkıntılı bir yer. Bu kadar askerle burası ne tıkanır ne pusu atılır. Kimsede bize yardım edemez.

Tüylerimiz diken diken oluyor onu dinlerken. Bizim tim 14 kişi. Üst devreler 17 kişi. Korucular 5-6 kişi ve 2-3 de itirafçı. 40 kişi varız yokuz. Ana birlik 1.5km yukarıda. Biz metina’ya çok yakınız. Gündüz tepeler vurulmuş. Akşam buraya indiğimiz kesin görülmüş. Öyle bir bok’a saplandıkki felaket bir yerde pusuya yattık.

Derenin iki kol olup birleştiği noktada 40-50m yükseklikte bir tepe var. Teskereci tim tepe hakimiyeti için oraya yerleştirildi. Bir nevi bölük komutanı tarafından korundular. Onlara biraz daha yaşama hakkı verildi.
Biz de derenin akış yönüne doğru 10 metre yakın aralıklı dereye takribi 10 m uzaklıkta bazen 2 kişilik bazen 3 kişilik mevzilere yerleştirildik. Cephemiz dere ve yaklaşık 100 metrelik bir alana hükmeder olduk. Korucuların ve itirafçıların nereye yerleştirildiğini ise bilmiyorum. Onlar muharebe deneyimine daha haiz oldukları için onların nerede olduklarını çok merak ediyordum. En bok’tan yerde oldukları kesindi.
Öyle sıkıntıdaydık ki önümüze baktığımız gibi arkamızada bakacaktık. Arkamızda emniyetçimiz yoktu. Tepe emniyetimizi alan ve derenin girişini tutan üst devreler bir çatışmaya girersek bizi bile vurabilirlerdi. Tüm hazırlığımız yarım saatte bitti. Karanlık çöktü. Rüzgar başladi. Ağaçların şakırtısı derenin şırıltısını bastırdı. Kış olmasına rağmen herhalde sıkıntıdan soğuğu hissetmiyordum. Dedim kendi kendime. Hikmet sabaha ya ölü çıkacaksın ya diri. Üçüncü ihtimal yok. Ayet el kürsiyi defalarca okudum tevbe ettim. Ölüm bi sikim değil öteye mundar gitmeyelim.

Besmeleyi çekip mevzideki arkadaşımın yanına oturdum. Bıxı’yi kontrol ettim. Yedek 100lük mayonu tüfeğin yanına yerleştirdim. Çantadan el bombalarımı çıkarıp birini üzerime alıp diğerini tüfeğin yanina koydum. Basit çakımı cebimdemi diye kontrol ettim. İçimden bir ses bana başka yerlerdeki askerler belki bizi ve geliş istikametimizi gözetliyor olabilirler diyor. Gelişi bize haber ederler diye düşünüyorum.
Mevziler sessiz. Tim karanlıkta kaybolmuş. Arkadaşla bile konuşmuyorum. O da konuşmuyor. Hiç bir ek emir yok. Saatler geçmek bilmiyor devamlı gözetleme yapıyoruz. Rüzgar vadi boyu uğuldayarak akıyor. Derenin içinden çatırtı sesleri geliyor zaman zaman. Eller tetikte ama dokunamıyoruz tetiğe. Emin değiliz net göremiyoruz. Tetiğe hatalı dokunup hem ganimeti kaçırmak hem de kendimizi tehlikeye atmaktan korkuyoruz. Stresli ortamda sakin kalabilmeyi geçte olsa öğrenebildik.

Saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovalıyor. Saatlerse geçmek bilmiyor. Hareketsizlikten uyuştum. Yorgunluktan göz kapaklarım düşüyor engel olamıyorum. Tavşan uykusundayım en küçük seste irkilerek uyanıyorum. Dikkat kesiliyorum gözlerimi sonuna kadar açıyorum, hızlı bir gözetleme yapıyorum. Oh neyse bir anormal durum yok. Ağaç aynı ağaç yerinde duruyor. Üç kaya vardı yine üç kaya var önümde. Ne eksik ne fazla. Uykum açılsın diye boynumu çeviriyorum kıtlatıyorum. Dizlerimi birbirine vuruyorum, kollarımı gerdiriyorum. Sigarada içemiyorum. Tim de çıt yok ama dereden zaman zaman sesler geliyor. Bu en sıkıntılı pu su görevimiz. Soğukta aman vermiyor. Eklemlerim sızlıyor, gözlerim yaşarıyor. Ne sabah ne de gelen giden oluyor. Mevzi arkadasımla saatlerdir 3 kelime konuşmadık. Geriliyorumda geriliyorum…

Birden solumdan bana doğru gelen birinin sülietiyle dikkat kesiliyorum. Bu tanıdık itirafçı aslan. İtirafçıların en sağlamı. Tim komutanlığı yapmış güçlü ve yetenekli eski bir militan. Eşkiyalık zamanlarında dost kurşunu ile yüzünün sol yanından feci yaralanmış, yüzünün coğrafyası fena bozulmuş.

Selam verdi yanıma oturdu. Durum ne aslan dedim.
-Korkma. Bu gece gelemezler. Çok zayiyat verdiler bugün. Toparlanıp baskına gelemezler artık. Dedi.
Fazlada oturmadı ve gitti. Biraz sonra baktım ki timde istirahat emareleri gözleniyor. Demek ki stres biraz düştü. Arkadaşa nöbetlese biraz istirahat edelim dedim. Pançoya bürünüp yatıyorum. Çok yorgunum biraz uyukluyorum. Sıkıntıdan uyanıyorum. Mevziye geçiyorum arkadası istirahate göndeririyorum. Sabah artık çok yakın. Kar başlığım olduğu halde soğuk yüzümü tıslıyor. Gözetlemeyi pür dikkat sürdürüyorum. Derenin sesinden baska da ses duyulmuyor. Koca gece bitmek üzere, fecr aydınlığı tepelerde belirmeye başladı. Gün artık yarım saat içinde doğacak. Zor gece bittı artık. Yavaşça toparlanıyoruz.
Gelemediler bu gece gelmediler. Oysa gördüler büyük ihtimalle bizi. Pusu atmadık bu gece bız onları meydana davet ettik. Ama yanlış yerde yanlış konuslandık. Onlar ya hile sezdiler yada yeterli kuvvetleri yoktu. Belkide bizim ana birlik bizi arkadan bir timle destekledi onu bilemiyorum. Eğer gelselerdı çok sıkıntılı bir gece olacaktı.

Artık gün doğdu. Üs’se dönün emriyle mevzilerimizi terk edıp yola koyuluyoruz.

NOT:Bu bir çakırsöğüt anısıdır.

Kardeşler takımı…

Bir çakırsöğüt askerlik anısı.

Üç ayda bir angarya bir iş için bizi bir hafta kampa sokuyorlar. Ya Alman televizyonu geliyor, ya bayram merasimi oluyor. Bu seferde üst düzey piyade komutanları geliyor. İster istemez bizi sike sike eğime alıyorlar. Bölgenin saygın muharip birliğiyizya artislik öylesine bizim komutanlarda. Üstümüz başımız bizlere düzelttiriliyor. Sökükler, kopuk düğmeler diktiriliyor. Kirliler yıkattırılıyor,saçlar traş ettiriliyor. Tekrar tekrar yanaşık düzen eğitimi veriliyor.
Yapacağımız iş 30 dk lik iş de formalitesi bizi öldürüyor. Her gün üst baş kontrol ediliyor eğitim veriliyor. Görünce güldüğümüz kasaturalar bile depolardan bulunup belimize takılıyor. Şu şırnakta 5 gün rahat yüzü görmedik ona yanıyorum.
Misafirlere kısa bir yanaşık düzen sonrasında düşman hattına sızma ve ablukaya alma gösterisi yapacağız. Yaralımız olacak güya onu helikoptere atıp hastaneye göndereceğiz. Bu işlerin hazırlığını yaparken gerçekten helikopter bile geliyor. Bir arkadaş yaralı modunda helikopterle gidiyor bir saat sonra yürüyerek geliyor. Yanlış hatırlamıyorsam bir veya iki timiz bu hazırlığı yapan.
Neyse gün geliyor koşar adım misafir komutanlarımızın karşısına çıkıyoruz. İp gibi, düdük gibi,çakı gibi. 10 civarında misafir komutan var karşımızda. Rahat hazırol, selam ver,tüfek omza gibi komutlardan sonra rahat komutuyla sakinleşiyor ortam. Hiç sorun yok. Tek ses tek nefes her şey nizami. Aralarından bir iki komutan bize doğru yaklaştı. Arkadan önden bizi inceliyorlar. Ortam gayet sakin. Bir anda arkadan bana bir temas hissettim. Bir anda şakırt diye esas duruşa geçtim. Tekmil verdimmi hatırlamıyorum. Misafır komutan bu seri hareketim karşısında biraz ürkmüş, biraz şaşırmış bir yüz ifadesinde idi.
-Aferin oğlum dedi yumuşak bir ses tonu ile.
Önümüzdeki komutanlar olayı gördükten sonra konuşma ya başladılar kendi aralarında.
-Efendim bunlar kardeş timi. -Oda ne oluyor.
-Komutanım bunlar aynı devre. Askerliğe beraber başlayıp, beraber bitiriyorlar.
-Kardeşler takımı öylemi.
Onlara birde şatafatlı bir düşman hattına sızma gösteriyoruz ki keyiften ilik gibi oluyorlar. Yaralı arkadaşı paket yapıp helikoptere atıyoruz. Misafirlerde tyatro bittikten sonra başka bir helikopterle gidiyorlar.
Bizde azar yemeden günü bitiriyoruz. Ödülümüzde hemen geliyor.
– Çantaları hazırlayın. Üç vakte kalmaz göreve gidiyorsunuz.
Gabar olur, cudi olur, kato olur. Orası gizli.

Daldan 3 elma düştü…

Sene 1995 yılı galiba. Yani milattan 1995 yıl sonra bir eylül ayı. 4’e 4 çapında bir tam’da (tam:kiler,depo) komşumuzun fındığını bekliyoruz. Komşumuz celal amca ayağını kırdığı için harmana gelemiyordu. Fındık harmandan tam’a çoktan kaldırıldı da satışı bekleniyor. Celal amcanın durumu da böyle olunca fındık seyitle bize emanet edildi. Fındığın sahibinin oğlu seyit, ben ve köpek her gece tam’dayız . Operasyonel birlik gibi yüklü ve hazır kıtayız.
Yaş 19-20 ne güzel zamanlar. Sağolsun seyit beni bakıyor. Kuruyemiş ,meyve çay,bisküvi ve efes bira. Altımızda 4ton fındık,kimi çuvallanmış kimi çeç. Yerden 1.5 metre yukarda fındıkların içinde şakır şukur geziyoruz. Fındık yemek serbest ama ayrılmış kırıkları yemek şartıyla. Seyit sırf kafadan hasılat hesabi yapıyor. Bir karış ekranlı siyah beyaz mini tv oda çekerse tek kanal.
Birde radyomuz. En büyük eğlencemiz de bu. Her gece Beyaz dinliyoruz. Beyazıt öztürk o zamanlar radyoda meşhurdu. Kızlarla karılarla dalga geçiyor, o nu dinleyıp kıkır kıkır gülüyoruz. Adamda espirinin bini bin para.
Celal amcanın kırıkkalesini sökmüştük. Monte edene kadar canımız çıkmıştı. Onu hiç unutamam.
Köpek dışarıda ürse seyit elde silah müdafaya geçiyordu. Ne günlerdi o günler.
Çok yağmurlu bir gece. Dışarıda kıyamet kopuyor. Çatıya vuran yağmur sesinden birbirimizi duyamıyoruz. Bir ara köpek havlamaya başladı. Seyit elde silah dışarı çıktı. Dışarıda biri bize çağırıyor. Seyit cevap veriyor. Gelen bizim rahmetli serhat. Elde lux ışığı yanımıza gelmiş. Amaç hem ziyaret hemde benle bıldırcına gitmek. Ekip tamam. Gırla kıyamet gırgır şamata gidiyoruz.
Ne olacak üç genç bir araya geldimi her telden bir ses. Yanlız rahmetli gelince biraz huzurumuz kaçıyor. Eli ayağı durmuynr. Bir aşağıda bir yukarıda. Seyit kızınca o yıllarda iki kelimeyi çok kullanırdı. Köfte hor ve kitapsız.
Serhata bağırıyor. Lan köfte hor biraz kıçın yere otursun.
Neyse saatler geçtikçe ortalık biraz sakinleşiyor. Ama bu seferde serhat’te fındık yeme başlıyor. Nasıl bir fındık yeme. Mazallah 10 fare bir araya gelse bunu yapamaz. Yiyip yiyip sağa sola kabuklarını saçıyor. Tabi seyit duramıyor. Ya kitapsız serhat bari kırıklarını ye. Ulan akşamdan beri yarım çuval fındık yedin.
Serhat anlarmı birkaç laf da sokuyor seyide. Yemeye devam. O gece seyit bir kaç defa daha uyarıyor serhatı ama nafile. Dışarı da yağmur şiddetli devam ediyor. Serhatla ben bıldırcın aramaya çıkçaz ama ıslanmak tan korktuğumuz için bir türlü çıkamıyorz. Seyit yatın lan bu yağmurda başka işiniz yok mu diyor.
Işıkları söndürdük her birimiz bir yerde yatıyoruz. Yanlız serhat la ben konuşuyorum. Acaba kuş çıkmış mıdır. Çıkarmı. Çinkoya dan diye birşey düşüyor. Serhat bağırıyor. Hikmet kalk. Bıldırcın çatıya düştü.
Yan taraftan seyitin sesi geliyor.
-hee Bıldırcın düştü. Çatıya ağaçtan elma düştü.
🙂

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑