Bulutlar da benim gibi…

Gözlerim ufukta belli belirsiz kimi zaman kaybolup tekrar gözüken geminin ışıklarında. Ben gürültüyle kayalara vuran köpüklerin içindeyim. Şemsiyeme daha bir sarılıyorum. Yağmurmu yoksa dalgamı kapar. Yoksa gecenin bilinmezliği mi. Rüzgâr yanaklarımı durmadan ısırıyor.
Ben ben
Karanlıklar içindeyim.

Yıldırım,gökgürültüsü,yağmur,rüzgar

Daha bir sarılıyorum kabanıma şemsiyeme. Yağmur ne gaddar. Rüzgar acımasız. Isık ve ses tarifsiz korkutuyor.

Dövüyorlar

Dövüyorlar

Dövüyorlar beni.

Daha bir kuvvetle asılıyorum cıgarama.O ıslak gelmiyor duman o da benim gibi çaresiz. Daha bir dalıyorum ona. Bakıyorum da bakıyorum. Çok şeyler çok şeyler. Tesbih gibi çeksen epey çekersin. Dışarda fırtına yağmur damlalar yüzümden aşağı. Sırılsıklam.

Şemsiye,mont,pantolon, ayakkabı

Seçemiyorum,

Geminin ışıkları artık belli belirsiz. Görmek için daha bir kısıyorum gözlerimi ama nafile. Seviniyorum yinede. Başaracak o diyorum içimden. Fırtınaya rağmen kararlı ve tam istikamet üzere.

Kayboluyor artık.

Göremiyorum.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Belki birkaç bin yıl. Dalıyorumda dalıyorum. Uzun bir sessizlik. ve

Birden o ses….

Sabah ezanı……………………

 

Sıcak yaz..

çok sıcakYine bir sıcak temmuz. Yıl 2000li yılların başı. Bekarım ve annemlerle kalıyorum. Sıcak bir temmuz ayı. Ne yiyebiliyor ne içebiliyoruz. Ne gezip ne yatabiliyoruz. Şimdide olduğu gibi o yıllarda ne klimamız nede vantiketörümüz var. Bazen çarşılarda rahatlamak için yalandan banka yada ptt şubedine gidip serinliyorum.

Allah’ım ne arza nede arşa sığabiliyoruz. Toprapın altındakiler de havadakilerde huzursuz. Alev hem yerden hemde gökten yağıyor. Ağaçların yaprakları büzüştü sıcaktan toprak çatladı.

Yine rahat edemediğimiz bir gece vakti. Bir şort uyuz it gibi dolaşıyorum evde.
Ev birinci katta ve yol ile sıfır. Yer seviyesindeyiz ama sıcak konusunda bir fark yok. Gece yaklaştı ve herkes yattı. Bende yatayım dedim. Yatağım pencerenin yanında . Yatağa uzanıyorum ve ayağımı açık olan pencereden dışarı atıyorum. Bacağımın altı acımasın diye birde yastık koyuyorum altına.

Hiç bir şey umrumda değil artık. Biri görecekmiş ayağıma değecekmiş. Soluk aldıkça alev yutuyorum gece bile.

Uyumuşum….

Uykum bile huzursuz kötü rüyalar. Bir ara rüyamda ayaklarımı basbayağı birşey yalıyor. Bir anda korkuyla bağırarak uyanıyorum.

Aman Allah’ım.iyağmur

Bu ne yağmur. Üstüm başım hep ıslanmış. Ayağımı çekip pencereyi kapatıyorum. Sana şükürler olsun Rabbim. Versende vermesende biz senin rahmetine muhtacız.

Bardaktan boşanırcasına yağıyor ilk panikten kurtulup sevinçle tekrar pencereyi açıyorum. Sepken ve serin rüzgar yüzüme vuruyor. Gülümseyerek dakikalarca izliyorum.

Acılara tutunmak…

El yordamı ile karanlıkta masanın üzerinde bulmak istediğimi arıyorum. Hemen de buluyorum ve pencereye yaklaşıp camı açıyorum. Soğuk rüzgar ve yüzüme vuran yağmur damlalarıyla gayriihtiyari bir an titriyorum. Karanlıkta masadan aldığım paketin kapağını açıyorum. Hay aksi son dalmış. Ağzıma götürüyorum sigarayı ve çakmağı çakıyorum.

Çakmağın alevi bir an karanlığı deliyor sigarayla buluşuyor. Çekiyorum içime iki nefes dumanı bırakıyorum. Süzülüyor duman ve camdan dışarı akıp gidiyor.
Sıkıntılıyım biraz gündüze de geceye de sığamıyorum. Yağmur şiddetini artırdı. Sokak lambasına yansıyan ve caddedeki sular seyre değer güzellikte. Telefonu elime alıyorum. Menü-dosyalarım-müzikler. Anın anlam ve önemiyle ilgili şarkı. Tamam…
Ve mikrofonlarımız arı stütyolarında.
Görüşünü sevmesekte sesine bayıldımız Ahmet kaya söylüyor…
Acılara tutunmak…

Sokakta kimsecikler yok. Sadece su birikintilerine düşen yağmur damlaları. Çekiyorum bir nefes daha sigaramın ucu karanlakta alev alev yanıyor. Daha bir uzaklara bakıyorum. Görele artık uyuyor, kalan tek tük ışıklar. Hava çok ağır ve kasfetli. Düşünüyorum düşünüyorum hava soğuk biraz üşüyorum. Yaş 35i geçti ömrün yarısı bitti. Nasıl geçti yıllar anlayamadım. Yalan dünyada kar edemedim zarar ettim. Kar ettim diyende öyle sanıyor. 35 seneden birşey anlamadım. Sonrası mechul. Yağmur bir sis gibi akıp gidiyor önümden. Bakıyor bakıyorum. Cigaram artık bitti. Son bir kuvvetli nefes daha çekiyorum ve izmariti hızla fırlatıyorum. Uçuyor uçuyor ve yola düşüyor. Ahmet kaya şarkıyı bitirmiş nakaratını söylüyor.
Yalanmış hepsi yalan.
Yalanmış hepsi yalan.
Sevmek diye bir şey varmış.
Sevmek diye bir şey yokmuş….

Kış…

Kış kapıda bekliyorartık. Hava günlerdir hatta haftalardır soğuk ve yağışlı. Sonbahar yaşanmadan kış geldi. Sonbahar son demlerınde doyumsuz manzaralarını sergiliyor yine bizlere. Yapraklar artık normal yeşillerini kaybettiler. Ve doyumsuz o sarılarını,kahve ve tonlarını sunuyorlar bizlere.
Artık yağmurlar soğuk rüzgarlar eşliğinde hoyratça vuruyor yüzümüze bedenimize. Daha bir sarılıyoruz montumuza parkamıza. Geceler uzun gündüzler kısa. Kestanenin kebap fındığın çerez, bir bardak sıcak çay’la dost sohbetleri yapmanin en güzel zamanı.
Kış artık yüzünü gösterdi. Onunda apayrı güzellıklerini yaşama zamanı.
Hayatın sıcak renklerin de sımsıcak kalın…

Yine mevsim sonbahar….

Yine mevsim sonbahar. Artık yaz’ın son günlerini yaşıyoruz.

Son sıcaklar ve yine geldi  sonbahar. Güzelim ramazan bitti. Bayramda nihayetine ulaştı. Eylul 5 oldu. Gurbetçilerin çoğu gitti. Kalanlarda bir iki ay içinde dönerler memleketlerine. Seviyorum sonbaharı önceki yazılarımda anlattığım gibi. Onun yağmuru onun rüzgarı. Kah güneşi kah soğuğu. Güzelliklerini yaşamak gereken hoş bir mevsim sonbahar.

Ağaçlardaki yaprakların dökülmeden önceki o renkten renge girme döngüsü. O sarılar,kırmızılar ve yeşilin envai çeşidi. Yaşamak gereken ve atta doya doya yaşanılası bir mevsim sonbahar. Kestanesi cevizi hatta hurması narenciyesi. Odunu kömürü ve o burum burum kokan turşular reçeller.

O saçlarımızı yağmurla yalayan rüzgar. Dalgaların kayalara vururken çıkardığı köpük. Yaşamak ve yaşanılan anı görmek ne güzel. Ne güzel o yağmurda bir şemsiyenin altında engin ufukları seyredebilmek. Rüzgarın o kokusunu ciğerlerimize çekebilmek. Sonbahar tüm renkleri ile dolu dolu yaşamaya değer güzel bir mevsim.

Sağlıcakla ve hayatın tüm reklerinde sımsıcak kalın…

Müjdeleyici rüzgarlar…..

Bu yüce Allah’ın kur’an’ı kerim’deki ifadesi…

Onları size yağmuru müjdeleyici olarak gönderdik diye ifade ediyor.

Sıcaklar yaz mevsiminin başlaması ile tüm mahlukatı aşırı şekilde etkiliyor. Önce yüzey suyu kurumaya başlıyor. Toprak nemini kaybettikçe çatlıyor ve kuruyor. Kökleri yüzeye yakın otsu bitkiler ilk önce boyunlarını büküyor. Dayanamıyorlar güneş’in hararetine. Sonra odunsu bitkiler kaybediyorlar canlılıklarını. Yaprakları sararıyor, meyveleri dökülüyor veya yanıyor.

Toprağın yüzey suyu iyice kayboldukça toprak çatlıyor. Toz haline gelmeye başlıyor. Kuraklıkta denilen bu olay canlı popilasyonunu aşırı etkiliyor ve yok ediyor.

Yağmura kesin ihtiyaç var acil olarak. Ve doğanın beklediği yağmur artık gelmeli.

Batı ufuklarda bir kararma ve rüzgar başlıyor. Hafiften esen rüzgar fırtınaya dönüyor. Toz toprak etraf görünmez oluyor. Önüne kattıklarını götürüyor ve arkasından yağmur yüklü bulutları sürüklüyor. Ve beklenen ilk damlalar kurumuş ve çatlamış toprağa düşüyor. Yağmur damlaları kurumuş toprakta sanki dans ediyor. Yağmur tüm bereketi ile kavuşuyor toprağa. Toprak kanıyor suya. Tüm bitkiler ve hayvanlar…

Yağmur getiriyor tüm bereketini. Suya hasret herşey tekrar canlanıyor. Filizleniyor yeşeriyor. Yaşamın temel iki unsuru su ve toprak tekrar yaşam için birleşiyorlar.

Yaşamak ve yaşatmak için….

Altın diş…

Soğuk bir kış gecesidir. Gündüzden başlayan yağmur artık dinmiş ve ay yüzünü bulutların arasında göstermiştir. Saat gecenin kimbilir kaçı. İnsanın içini donduran soğuk rüzgar asri mezarlığı sakırtıları ile çınlatmaktadır.  Mezarlığın içinde iki asker mecburi kaçakçı nöbeti tutmaktadırlar. Mevzileri ve barınaklarıda olmadığı için tüm yağmuru va soğuğu gün ve gece boyunca yemişlerdir.

Saatlerdir uyuşan bacaklarını yağmurun kesilmesi ile etrafta dolaşarak açmaya çalışmaktadırlar. Bu tarihi mezarlık tam kaçakçıların yolu üzerindedir ve asker için pusu kurmaya çok uygundur.

Etrafta gezip hem ısınmaya hemde uyuşan bacaklarını açmaya çalışan askerlerden biri bir şey görür ve arkadasına bağırır.

– Cemil!!!.. Elektriği alda buraya gel. Çalıların arasında bir şey parlıyor.

Arkadaşı lafı iki etmez ve hemen yanına gelir. Gerçekten de ay ışığında çalıların arasında bir şey parlamaktadır. O tarafa doğru küçük farları ile ışık tutarlarki ne görsünler. Bir insan kafatası onlara doğru sırıtmaktadır. İlk anda korkarlar. Sonra dikkatlice baktıklarında 2 tane altın dişi çene kemiğinde parlamaktadır.

_cemil der  arkadaşı..

Şansa bak bee. Ulan ne güzelde parlıyorlar. Mezarlıkta harçlık bulduk iyimi.

Hemen alalım tut şu lambayı bakayım.

Bırak der arkadaşı. Ben korkarım böyle şeylerden. Uğursuzluk getirir. Bela getirir….

_sus be cemil. Ölmüşten insana ne zarar gelir. Bak bakalım dişlerini sökerken bana zarar verebilecek mi. Kendini koruyabilecekmi.

Asker yerde bulduğu bir dal parçasını bir kaç kez kafatasındaki çene kemiğine vurur ve dökülen altın dişleri yerden alır. Kafatasınıda postalıyla bastırarak toprağa gömer. Ve nöbet yerine dönerler.

Dişlerin birini arkadaşına uzatır. Al der bendeki insanlığı gör. Hiç yardımın olmadı bana ama al  sana bak altın.

Arkadası cemil elinin tersiyle onu iter.

– İstemem der senin olsun…

Sen bilirsin der arkadaşı. Sağol zaten elim dardı…

Uzun süre hiç birşey konuşmadan otururlar. Hava yine kapatmış soğuk rüzgar yerini tekrar yağmura bırakmıştır. Nöbet arkadaşları tekrar pançolarını çekmişler ve birbirlerine sıkışmışlar yağmuru karşılamaktadırlar.

Birden cemil yaslandığı arkadaşından kopup yere yuvarlanır. Hemen müdahale eder arkadaşı. Cemil kusmaktadır.

_ Ne oldu lan sana. Korktun demi kemik kafadan. Söyle etkilendin dimi…

Cemil ses vermez. İki büklüm yerdedir ve kusmaktadır….

Hemen kararını verir arkadaşı. Cemil çok hastadır. Ve mecburen nöbet yerinin terkedilmesi ve hastanın birliğe nakli lazımdır. Cemili sırtlar. Silahları bir omuzuna takar. Yağmur yine dinmiş ve ay yine yüzünü göstermiştir. Mezarlığın içindeki dar ve uzun patikadan zar zor ilerlerler.

– Dayan cemil seni revire yetiştireceğim….

Yük ağırdır ve yol bitmek bilmez. İleride bir karaltı üzerlerine doğru ağır ağır gelmektedir. Bir insan gecenin bu yarısında ne geziyor burada. Muhakkak kaçakçıdır der kendi kendine. Ama onla uğraşamam şimdi.

Artık yol biter ve ileride gördüğü sülüetle karşı karşıya gelirler. Gayri ihtiyari selam verme ihtiyacı duyar asker.

– Selamün aleyküm dayı  der………

Adam durur ve başını kaldırır. Ay ışığı adamın yüzünü aydınlatır. Aleyküm selam der ve o anda adamın ağzından kan boşalır.

Askerin korkuyla gözleri açılır. Adamın ağzındaki dişler kırıktır.

– Dayı dişlerine ne oldu der asker…..

-SEN ÇALDIN EŞOĞLU EŞEK….